Şu hayatta yapılabilen öngörüler üçe ayrılır:
1) Bir ritüelin yaşanacağını öngörmek
2) Bir kurala uy(ul)acağını öngörmek
3) Bir planı uygulayacağını öngörmek
Her öngörü kendine özgü bir niceleme yapar:
1) Ritüel sana yer açar: -1’i öngörürsün.
2) Kural sana sınır çizer: 0’ı öngörürsün.
3) Plan hayatına eklenir: +1’i öngörürsün.
…
İnsan eğer “düz mantık” yürütürse:
1) Ritüelleri kurallara indirger.
2) Kurallar şiştikçe bunalır.
3) Özgür olayım diye habire plan yapar.
Diyalektik mantık yürütülebildiği takdirde ise:
1) Ritüelin -1’i vakti gelmediyse bozulmaz.
2) Bağ bozumu gibi rüya bozumu içkince yapılır.
3) +1’lerin birikimi yerine -1’in öbürikimi temeldir.[1]
Nasıl bir sinema filminde tek tek çekimler, sekanslar ve sahnelerin birleşmesiyle filmin tamamını oluşturuyorsa; tüketilen medya ve özgürlük üzerine düşündüğümdeyse öncelikle; ekonomik bağımsızlığını kazanmış ya da iktidarla gücü elinde bulunduranlar yüzünden ekonomik olarak tam bağımsızlığımı kazan(a)madan da düşünsel özgürlüğünü kendi kendime kazanmış bireylerden biri ve takipçilerimi seçemesem de takip ettiklerimi seçen bir birey olarak, neredeyse her gün e-posta olarak yollanan mailleri çöp kutusuna yolladığım ve de başka şekillerde bilgisayar – TV ekranlarımızı kirleten medyaları kanal değiştirerek ve kendi anasayfalarımızı temizleyerek gürültülü kalabalığın medya bombardımanından kişisel olarak kendimi koruyorum. 27 yaşımın bitmesine 4 ay kala hâla eskiyen şeyleri, yeni bakış açılarıyla öğrenmeye, hakaret etmeden konuşmaya çabalıyorum. Sokaklarda, sokak hayvanlarından daha tehlikeli hayvanlar ve araçlar var. Tükettiğimiz her şeye zam yaparak bizim yani halkın ve milletin vergileriyle 5,6 yerden maaş alanların yönettiği ülke olarak kalmayacağımızı düşünüyorum. Her şeyi sattılarsa da hiçbir şeye paralarını yatırsalar da; potansiyel yeteneklerin çoğu hâla bu topraklarda.
Suç ve suç unsuru nedir biliyorum, bir süredir bireysel tabi ki ama bu baskılar kim ve kimlere yaramış. ülkede çalışmaktan kambur olmuş bir halkın; uzun bir kalastan farksız bir piyona, toplumun peşpeşe hataları sonucunda hâla ve her şeye rağmen dik dur eğilme deme(me)si meselâ.
Sokakta, refleksif hareket eden, belli bir rutin buldum mu değiştirmeyen ve durduğum ya da durmadığım yerleri bilen biriyim. aile ve takım ruhu ne demek çocukken öğrendim. Bireyler olarak; çoğunluk olmayı değil çoğulculuğu öğrensek kurtuluşun parti/gençlik kollarından değil de, dürüst ve doğruluktan yana duruşla, zamanını harcadığı meslekten kazanan herkes adına çalışanlara saygıyı öğrenmekte yakalayabiliriz.[2]
“…herhangi bir yerden açılmış, hiç kapanmamış bir parantez gibi olması anlamında. Parantezin içine, moleküler düzeyde her şeyin girebilecek olması, parantezin her bağlantıya açık olması anlamında…” (Derleyen. Kara, s. 13)
Birey ne kadar çok eğitim tüketirse, o kadar çok “bilgi stoku” ele geçirir ve bilgi sermayedarları hiyerarşisinde o kadar yükseğe çıkar. Bu nedenle eğitim, toplum için yeni bir sınıf yapısı belirlemektedir; ki bu toplum içinde, büyük çaptaki bilgi tüketicileri yani bilgi stokunun daha büyük miktarlarını elde etmiş olanlar toplum karşısında daha yüksek bir değere sahip olduklarım iddia edebilmektedirler. Bu kimseler, toplumun insan sermayesi makamında sağlam teminatları ve kendilerine tahsis edilmiş olan daha güçlü ve az bulunur üretim araçlarına açılan geçidi temsil etmektedirler. (Illich, s. 107)
Bu düşünür, bilim insanı ya da sanatçılarda ortak nokta, tamamının “bireyliğin üretimi” konusunda düşünmüş olmalarıdır. Onlardan ilham alan Baker bize şöyle söyler:
“bireyliği salınım hareketi içinde yeniden yakalamak bir kez daha gereklidir.”
Camus devrimci fikirlerin yayılmasında önemli rol oynamış olan kuramcılara kadar gider. Saint Just, Hegel, Nietzsche, Marx gibi düşünürlerin yapıtlarını inceler ve onlarda birçok beğenilecek düşünceler bulur. Ama sonunda hepsinin de, kendisinin “mukadder bir yanılma” dediği şeyi yaptıklarını görür. Çünkü hepsi yanlış mutlaklar ortaya atmışlar ve savunmuşlardır; bu saltıklar, Akıl, Tarih, Güç İstemi ve Devrim’dir. Onlar ya da onları izleyenler “hemen burada ve hemen şimdiki insan mutluluğunu bu çeşit soyutlamalara feda etmişlerdir. Camus’nun dediği gibi, bir gün gelir, “ideoloji ruhbilim ile çatışır” ve sonunda en saf devrimci ülküler bile kirlenir. Gerçek bir anın, eninde sonunda varsayımsal olan bir geleceğe feda edilmesine müsaade edilir, hatta bu gereklidir de. (Camus, 2013, s. 261)
Türkçe çevirisi EPOS Yayınları tarafından basıldıktan sonra, kitap kapak fotoğrafı olarak kullanılan “Kardaki Gençlik” fotoğrafını Ocak 2015’te ODTÜ Devrim Stadyumu’nda çekmiştim. Kitabı okudum ve değerlendirme yapma fırsatı buldum. Kitabın birinci bölümü olan Esas olarak Marx kısmındaki ilk makale olan “Marx ve Adalet Hakkındaki Malum İhtilaf” okurken en etkilendiğim bölüm oldu. Bu bölümde sayfa 62 ve 63’teki aşağıda yer verdiğim alıntıda, adalet ve eşitlik, Geras aracılığıyla Marx üzerinden inceleniyor:
“Marx, Alman İdeolojisi’nde proleteryayı; “toplumun bütün yüklerini sağladığı avantajlardan yararlanmadan taşımak zorunda olan.. bir sınıf” olarak tanımlamıştır. Marx’ın aklındaki avantajlardan biri, bu tanımı takip eden cümlede bulunmaktadır; “Bugüne kadarki bütün kurtuluşlar… kısıtlanmış üretici güçlere dayanmıştır. Bu üretici güçlerin sağladıkları üretim, bütün toplum için yetersizdi ve gelişme ancak bir kişinin ihtiyaçlarını diğerleri aleyhine tatmin etmesine dayanmaktaydı. Bu nedenle bazıları -yani azınlık- gelişmenin tekeline sahip olurken, diğerleri –yani çoğunluk- en temel ihtiyaçlarının karşılamasının bitmeyen bir mücadeleye bağlı olmasından dolayı şimdilik (yani yeni devrimci üretim güçlerinin yaratılışına kadar) her türlü gelişmenin dışında kalmaktadır. Bu ihtilaf daha sonraki ekonomik yazılarında da korunmuştur. Marx, bir yerde “çok çalışmak zorunda olanlar ile aylaklık edenler arasındaki çelişkiden” ve bu çelişkinin kapitalizmin son bulması ile kaybolacağından bahsetmiştir. Kapital’de bu noktayı genişleterek; “Verili emeğin yoğunluğu ve üretkenliği ile maddi üretimin zorunlu olarak kapladığı toplumsal çalışma zamanı kısalmış ve sonuç olarak, toplumun, bireyin özgür entelektüel ve toplumsal aktivitesi için sahip olduğu zaman uzamıştır. İşin, toplum içinde çalışabilecek durumda olanlar arasında daha eşit olarak bölüşülmesiyle tikel bir toplumsal tabakanın omuzlarındaki yükü (bu doğa tarafından zorunlu kılınmıştır) toplumun diğer katmanlarına yükleme yeteneği söz konusu değildir. Bu bakış açısına göre iş gününün kısaltılmasının mutlak asgari sınırını, emeğin evrenselliği oluşturur. Kapitalist toplumda özgür zaman, kitlelerin yaşam sürelerinin, sadece bir sınıf için, emek-zamana dönüştürülmesiyle üretilir.”
Bütün her yerde, okula yapılan daha büyük yatırımlar, öğretimin beyhudeliğini muazzam hale getirmektedir. Paradoksal bir olgu olarak, yoksullar, daha fazla okulun ilk kurbanlarıdırlar. Ortadereceli öğretimin sonrası, her zaman ekseriyetle zenginlerin yararlanacağı bir eğitim için yoksulların kaçınılmaz ve çare bulunamaz bir biçimde haddinden fazla vergilendirilmesi demekti. (Illich, s. 121)
Çevremizdeki insanların yaşadığı bu mükemmel körlük, sadece, insanların kötü davrandıklarında kendi kötü davranışlarının aslında kötü olmadığını fakat kontrol edemedikleri yasaların sonucu olduğunu açıklayan bir yaşam felsefesi üretmeleriyle açıklanabilir. Önceki zamanlarda bunu şöyle bir teoriyle açıklamışlardı, Tanrı’nın anlaşılamaz ve değiştirilemez bir iradesi vardır ve bazı insanları mütevazı bir pozisyonda ve ağır işlerde çalışmak üzere, bazılarını ise yüksek bir pozisyon ve hayattaki güzel şeylerden zevk almak için yaratmıştır. (Tolstoy, s. 34)
“…Çok daha fazla sayıda bebeğin inek sütüne ulaştığı doğrudur, fakat zengin olsun, fakir olsun, tüm annelerin sütü de kuruyup gitmektedir. Bebek, biberon ihtiyacıyla ağlamaya başladığında, yanı, organizma bakkaldan gelen süte kavuşmaya ve böylece de görevini ifa edemez hale gelen memeden yüz çevirmeye alıştırıldığında, tiryaki tüketici doğmuş olur…”
En son açıklama ise, kölelerin kurtuluşundan sonra, zenginliğin Tanrı tarafından bazı insanlara dağıtıtıldığı ve bu insanların zenginliklerinin bir kısmını iyilik yapmak için kullanacakları, yani bazılarının zengin bazılarının fakir olmasında bir sakınca olmadığıydı. Bu açıklamalar zenginleri ve fakirleri (özellikle zenginleri) uzun bir süre tatn1in etti. Fakat bu açıklamaların, özellikle durumlarını anlamaya başlayan fakirler için tatminkar olmadığı bir gün geldi. Artık yeni açıklamalara ihtiyaç vardı. Ve açıklamalar tam zamanında üretildi. Bu yeni açıklamalar bilimsel formdaydı: Politik ekonomi, iş bölümünün ve üretilen ürünlerin paylaşımının kanunlarını keşfettiğini iddia ediyordu. Bu kanunlar, bu bilime göre şöyle açıklanıyordu: İş bölümü ve üretilenlerin paylaşımı arz ve talebe, sermayeye, kiraya, maaşlara, değerlere, karlara ve bunun gibi insanların ekonomik aktivitelerini yöneten değiştirilemez kanunlara bağlıydı. (Tolstoy, s. 35)[5]
Camus, Descartes’in sözünü başka bir şekilde tekrarlar ve der ki:
“Başkaldırıyorum, o halde varım.” Camus’nun çıkardığı sonuç şudur:
“Başkaldırma bir şey yaratmadığından ötürü açık bir şekilde olumsuz olduğu halde, insanda her zaman savunulması gereken öğeleri ortaya çıkardığından ötürü de derin bir şekilde olumludur.”
ve böylece Camus, başkaldırmanın gerekliliğini nihilizmden başlayarak savunur, çünkü insan ıstıraplarının artmasında niceliksel ahlak yetersizdir, çünkü Camus saçmanın yanlış kullanılması sonunda insanların korkunç felâketlere uğrayacağını anlamıştır. (Camus, s. 159)
Her geçen gün daha da çok öğretim temin ederek, dünyayı nesiller için daha iyi bir yer haline getirmeye çalıştık. Ancak ne var ki, gösterilen çaba şimdiye kadar başarılı olamadı. Daha ziyade öğrendiğimiz şey, eşitliği asla arttıramayan fakat, yola daha erken, daha sağlıklı veya iyi hazırlanmış olarak koyulanlara iltimas geçmesi gereken ve sonu görünmeyen bir eğitim merdivenine çocukları tırmanmak zorunda bırakmak; zorunlu öğretimin, çoğu insan için özgürce bir öğrenim isteğini öldürdüğü, ve paketler içinde dağıtımı yapılacak bir eşya gibi muamele gören ve özel mülkiyet şeklinde kabul gören bilginin, bir kez ele geçirildi mi, artık daima kıt bulunur bir şey olması gerektiğidir. (Illich, s. 104)
İnsanlar birdenbire farkına vardılar ki, zorunlu öğretim araçlarıyla gerçekleşen kamu eğitimi, toplumsal, pedagojik ve ekonomik anlamdaki meşruluğunu yitirmiştir. Buna karşılık, eğitim sistemini eleştirenler, güçlü ve Ortodoksluktan uzak çözüm yolları önermektedirler; bu çözümler, her bireye tercihi olan eğitimi açık pazardan satın alma imkanı verecek olan vesika planından tutun da, eğitim sorumluluğunu okuldan alıp medya ve iş üzerinde çıraklığa vermeye kadar değişiyor. Bazı kimseler, kilisenin son iki yüzyıl zarfında bütün dünya üzerinde resmiliğini kaybedişi gibi, okulun da resmi kurum halinden çıkmak zorunda kalacağını sezinlemektedirler. Kimi reformcular, evrensel nitelikteki okulun, iddialarına göre herkesi modern toplum içindeki hayata daha iyi bir şekilde hazırlayacak olan türlü türlü yeni sistemlerle yer değiştirmesini önermektedirler. Yeni eğitim kurumlan için yapılan bu teklifler, üç ana kategoriye ayrılmaktadır: Okul sistemi içinde sınıfın ıslahı; serbest sınıfların bütün topluma yaygınlaştırılması; ve bütün bir toplumun tek bir dev sınıfa dönüştürülmesi. Fakat bu yaklaşımlar -reforme edilmiş sınıf, serbest sınıf ve dünya çapında sınıf- içinde her basamağın bir öncekine göre daha anlaşılmaz ve daha fazla nüfuz edici bir toplumsal denetimi haber verdiği, eğitimin planlı bir yükselişindeki üç aşamayı temsil etmektedir. (Illich, s. 104)
Kaynakça
Camus, A. (2013). Özgürlük ve Devrim. KafeKültür Yayıncılık.
Derleyen. Kara, O. E. (2021). Ulus Baker’i Okumak (2015-2019). Ankara: İletişim Yayınları 3047, Birikim Kitapları 37.
Fidaner, I. B. (2022, Haziran 1). Ritüel, Kural, Plan. Yersiz Şeyler: https://yersizseyler.wordpress.com/2022/06/01/rituel-kural-plan-isik-baris-fidaner/ adresinden alındı
Geras, N. (2021). Devrim Literatürü: Marksizm üzerine yazılar. Ankara: Epos Yayınları.
Illich, I. (2000). Tüketim Köleliği. Istanbul: Pınar Yayınları.
Tolstoy, L. (2016). Süregelen Durumun Bilim Taraından Haklı Gösterilmesi. Zamanımızın Köleliği (s. 34-37). içinde Istanbul: Öteki: – Felsefe – Kültür.
[1] https://yersizseyler.wordpress.com/2022/06/01/rituel-kural-plan-isik-baris-fidaner
[2] Illich, I. (2000). Tüketim Köleliği. Istanbul: Pınar Yayınları.
[3] https://onurberkaysuicmez.wordpress.com/2022/05/04/sinemada-dogrusal-ve-dongusel-zaman-kavramlariyla-ozgurluk-uzerine/

Bal Porsukları Partisi, Ankara’nın Kaybolan Dereleri, Porsuk Çayı Köprüleri, Tüketim ve Semboller üzerine bir deneme | gündüzleri geceymiş gibi için bir cevap yazın Cevabı iptal et