
1001 Gece Masalları’nda, Şehrazad der ki: “Öykünün sonunda her zaman iyiler kazanır. ya da herkes kaybeder.”
Yaratıcı olan, aslolan Kadın’dır. Hükmeden de Adam.
Tanrı ve doğa kanunlarında doğal yapısıyla oynanmamış ve hakiki anlatılarda, antik çağlardan bu yana, Mezopotamya’dan Anadolu’ya -nedense çocukluktan beri pek yolumun düşmediği Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde de sergilenen- Toprak Ana, Kibele figürleri ve yazılı tarihteki diğer Türk destan ve anlatıları da çoğunlukla böyledir.
Bu yazıda, Deleuze’ün Fark ve Tekrar kitabının sonuç başlığında, temsilin eleştirisi bölümünü değerlendirmeye çalışacağım, kendi çalışmalarımı temellendirerek yeniye dair, dünyaya dair, entropiden, belirsizlikten, belirliliğe, özdeşlik, benzerlik ve karşıtlıklarla, -namaz kılmayan öldürülebilir ve de müzik dinleyen kafirdir- diye osursalar da, ayak kokularını arkasındakiler dışında kimsenin kafasına takmadığı, normal bireylerin alakası bulunmayan Türkiye gündeminde, memlekette, Türkiye’nin uçurumdan kurtulacağı günlerin hayaliyle, müzik dinleyip, cami duvarına işemeden, hiçbir şekilde inananlara hakaret etmeden, kalpten neye inanıyorlarsa devam etmelerini önererek, hiç kimsenin önünde önümü iliklemeden, her mahalleye parayı kim veriyorsa onun düdüğünün çaldığı müteahhit yapımı camilerde; kapının önünde ayakkabını çıkarsan cemaati fark etmeksizin, ayakkabının 60 lira da olsa 600 de, kaybolmama olasılığı olmayan halılarda hiç boyun eğmeden, hangi din ve hangi medeniyet döneminde, ortaçağ desek hafif kalır- kutsal olana dair hiçbir fikri olmayan din adamları yaşamıştır, hüküm sürmüştür, buna dair düşünerek başlayacağım. ama öncelikle birkaç ay önce yazdığım, burada; yanyana ve elele sevgililerime adadığım düşüncelerimden altta kalmış şu bölümü bireysel tanışıklığımın bulunmadığı okuyucularıma hatırlatmam şart gibi görünüyor.
“her zaman kazanan değilim ama kaybeden hiç değilim, bunu bir zamanlar bir cümleyle açıklamıştım. “başkalarının mutluluğu fotojeniktir.” benim mutluluğum çoğu zaman çoğu -arkadaş demicem- yancıya öyle gelmiyor olabilir fakat, yorulmak olmaz, bir bahar daha bitiyor.
sempatik olma derdim hiç olmadı.
bundan sonra da kendi aklından ve kalbinden başka şeylere inanan ve inandırılan birileriyle alakâm yoktur, olmayacaktır.
27 yaşımın bitmesine 4 ay kala hâla eskiyen şeyleri, yeni bakış açılarıyla öğrenmeye, hakaret etmeden konuşmaya çabalıyorum
sokaklarda, sokak hayvanlarından daha tehlikeli hayvanlar ve araçlar var.
tükettiğimiz her şeye zam yaparak bizim yani halkın ve milletin vergileriyle 5,6 yerden maaş alanların yönettiği ülke olarak kalmayacağımızı düşünüyorum.
her şeyi sattılarsa da hiçbir şeye paralarını yatırsalar da; potansiyel yeteneklerin çoğu hâla bu topraklarda.
suç ve suç unsuru nedir biliyorum, bir süredir bireysel tabi ki ama bu baskılar kim ve kimlere yaramış. ülkede çalışmaktan kambur olmuş bir halkın; uzun bir kalastan farksız bir piyona, toplumun peşpeşe hataları sonucunda hâla ve her şeye rağmen dik dur eğilme deme(me)si meselâ.
sokakta, refleksif hareket eden, belli bir rutin buldum mu değiştirmeyen ve durduğum ya da durmadığım yerleri bilen biriyim. aile ve takım ruhu ne demek çocukken öğrendim, ve beni üzen bir durum yakaladığını düşüneni üzmenin de yollarını biliyorum, ama tehdit şantaj benim mizaçta bulunmuyor.
çoğunluk olmayı değil çoğulculuğu öğrensek kurtuluşun parti/gençlik kolları değil, dürüst
bireyler ve doğruluktan yana duruşla, zamanını harcadığı meslekten kazanan herkes adına çalışanlara saygıyı öğrenmekte ve sahtekarlara nah çekmekle yakalayabiliriz.
benim ve ailemden mevkilerini hakkıyla elde edenlerin soyadımı her gün duyduğunu bildiğim ve one minutes içerisinde 360° dönse de yine kendi olamayan biri, terörle de yurtseverlikle de korku toplumu yaratamaz. çocuk kandırmaya çalışmasınlar.”
“…Fark ve tekrar, özdeşin ve olumsuzun, özdeşliğin ve çelişkinin yerini almıştır… Özdeşten kurtulmuş, olumsuzdan bağımsız, saf farklara müracaat etmenin elbette tehlikeleri vardır. En büyük tehlike güzel ruhun (sahte) temsillerine düşmektir; daha da tehlikeli olan kanlı savaşlardan arındırılıp, bütünleştirilebilir farklar dünyasına adım atmak.”[1]
Gerçek bir felsefe kitabını hayali ve numaradanmış gibi anlatmayı başarabilmek gerekir.[2]
Tekrar etmek, belli bir davranış sergilemektir fakat bunu biricik veya tekil olan, dengi veya benzeri olmayan bir şeye ilişkin olarak yapmaktır.[3]
Her şey eşit! ya da “Her şey geri döner!” nidalarının yankılandığı yer açık olarak tek sesliliğe aittir. Fakat her şey eşittir ve her şey geri dönecektir demeden; tek ve aynı bir ses, tüm damlalar içinde tek ve aynı olan bir okyanusa da dairdir. Her bir olan, her bir damla ve her bir sesinin aşırılık durumuna, yani hareketli noktası üzerinde yer ve kılık değiştirdiğini yoksa nerede bulunursa bulunsun aynı kalacak şekilde, bulunduğu konumunu değiştirse de potansiyel haldeki enerjisini koruyup korumamasının herhangi bir belirsizliğe dair hiçbir şeyi barındırmadığını, çamur atanların çamura battığı, karanlığa aitmiş gibi gösterilenin de ışıklar kapalıyken dahi yolunu ve özünü bulabildiğini, Eylül’e bir hafta kalmadan, memleketteki evden, Trabzon’dan bildiriyorum.

[1] Deleuze, G. (2021). Fark ve Tekrar. (B. Yalım, & E. Koyuncu, çev.) Istanbul, Beşiktaş,: Norgunk.s.15-16
[2] Deleuze, G. (2021). Fark ve Tekrar. (B. Yalım, & E. Koyuncu, çev.) Istanbul, Beşiktaş,: Norgunk.s.18
[3] Deleuze, G. (2021). Fark ve Tekrar. (B. Yalım, & E. Koyuncu, çev.) Istanbul, Beşiktaş,: Norgunk.s.19

Yorum bırakın