Sempati Empati Sentezi

09.11.2022

Onur Berkay SUİÇMEZ

https://www.academia.edu/90399085/

İlahi tadıyla arıların ürettikleri şurubumsu balın tanrısal olduğu düşünülmüş ve hem bilim tarihi hem de efsanelerde çokça yer verilmiştir. Örneğin, Zeus’un annesinin, oğlunu bir mağaraya bıraktığı ve tanrı büyürken, arıların yetiştirdiği, kendi ürettikleri bitkisel özler ve balla besledikleri anlatılır.[1]

İskandinav tanrı Odin’inse bebekken balını kutsal keçi sütüyle beraber tercih ettiği rivayet edilir. Bal, Valhalla’dan Olimpos’a kadar, tanrıların yaşadığı hemen hemen her yerin menüsünde başköşede bulunmuştur. Bal inananlar için adil bir ödül umudunun simgesi olmuştur. Kur’an’dan Kitabı-ı Mukaddes’e, Kelt efsanelerinden, Kıpti metinlere kadar birçok kutsal kaynakta da cennet baldan nehirlerin aktığı bir yer olarak tarif edilmiştir.  (Hanson, 2019, s. 26)

Temel olarak iletişim kavramı; dinamiktir. Devamlıdır ve döngüseldir, tekrarlanamaz, tersine çevrilemez. Sözlü ya da sözsüz, her nasıl kuruluyorsa kurulsun; geri alınamaz ve karmaşıktır. İlk izlenim çok önemlidir, olumlu ya da olumsuz, önyargıya dönüşebilir.

Rus düşünür, Michael Bakhtin; “The Dialogic İmagination: Four Essay” eserindeyse dilin diyalektik bir biçimde şekillendiği ve söylediğimiz şeylerin, söyleyeceğimiz ya söylenmesini beklediğimiz cümleleri de belirlediğini öne sürmüştür.

Tutumlar, ciddiyet, özgüven, deneyim ve motivasyon benzeri zihinsel kaynakların yanında çevresel, toplumsal ve kalıtsal öğeler de yeni tanıştığımız veya tanışmayı düşündüğümüz birini etkilemekle, bireysel düzlemde de kalabalıklara karışmak bağlamında da modern dünyada yaşadığımız her anı; sosyal hayatlarımız dahil; çalıştığımız kurumlar, okuduğumuz okullar, tuttuğumuz takımlar, dinlediğimiz şarkılar, seyrettiğimiz filmler ve bunun yanında kendimize ne kadar vakit ayırabildiğimizden de harici olmamak koşuluyla, kurduğumuz ve kurmaya çalıştığımız tanışıklıkların derinlik seviyesini belirler.

Öncelikle belirteyim; kaynak ve alıcılar yani düşünce üreticileri ve düşünce alımlayıcıları arasındaki yansımalara yani kavramsal olarak feed back’lere tek başıma çalışmaya ve öğrenci çalışmalarım dışında hiçbir ticari ve maddi amaç gütmeden, bilim olarak iletişim nedir diye düşünüp, erteleye erteleye neyi, nereye bağladığımı, nerden nereye demeden ve dedirtmeden, yürüdüğüm yolda durduğum bir yerden yeniden başlarken, 20-25 yaşlarım arasında,  “İletişime Giriş” dersi almadan “İletişim Kuramları” dersi alıp, bilmediğim birilerine yazmadan, suskunluk sarmalına karşı korumacı bir yaklaşımla, sevdiğim ve sevenlerimle mesafeyi koruyup ve not kaygısı yaşamaktan başka derdi olmayan öğrencilerden de olmadan, İletişim Bilimleri Fakültesi, Sinema – Televizyon bölümünden sayısal olarak “2.6” harf olarak “CB”yle mezun olabilmiş ve yaklaşık üç yıl daha sonra hala öğrenciliğime devam etmekte olan bir adam olarak şimdi; karşıma aldığım “cin olmadan adam çarpmaya çalışanların” kişilikleri ve karakteristik referans çerçevelerine; tek bir kişi olarak bu kez de kavramsal olarak feed forward şeklinde, yankı odası ya da eskilerin tabiriyle kapalı devre, biriktirdiğim pek çok şeyi bütünsel bir halde, ritmimi yakalamışken, ya birkaç hafta ya da bir hafta sonu kendi kafamı dinleme molası bile vermeden; yürüdüğüm yollarda, yanımda aradığım kimseyle, yanında yürüdüğüm kimseleri şaşırmadığımı, tutarlılık ve dengelilik esasıyla; benimle sözlü veya sözsüz bir şekilde konuşana da konuşamayana da düşünme zamanı bırakmadığımı fark ettiğimde, yeni yeni hamleler yapmadan duramayacağım benim de aklımda.

Aklınızda kusursuz bir düşünce sistemi yaratmadığımı ama bilinçli bir şekilde tamamlamak adına yüksek öğrenim devamlılığı şart değilse de pandemi aralığında; fark ettiğim bir şey de şöyle ki: Dünya Sinema Tarihi’nin aslen, Lumiere kardeşlerin birkaç basit video çekimiyle başladığı, ama elektriği bile değil sadece ampülü bulan Edison’a ve çalışma arkadaşlarına sinema tarihinde dahi başlangıç noktasının mal edilmeye çalışıldığı zamanlara benzer şekilde; Tesla’nın 21.yüzyılda var olan bir teknolojik araç değil de Edison zamanında yaşayan ve hakkı yenmiş bir bilim adamı olduğu bilinmezken; bizim memlekette de parayı, yakıtı olmadan çalıştıramadığımız Devrim Arabası tarihinden habersiz, ampul kafalıların, hiçbir değer üretimini kendileri yapmadan; başkalarının makine parçalarıyla ürettikleri arabayı yerli pazara, milyon liraları olmayan, normal halktan kimsenin binemeyeceği arabayla övünenler tarafından, Türk halkını düşürdükleri acınası ve sefil halden, kendi gemilerini batırmadan kurtulamayacaklarını bile bile, savrulan sıradan sayılamayacak, her insana doğuştan sahip olduğu, yaşama, barınma, seçme ve seçilme hakkı vb. temel haklar dahi unutturuluyor ki; televizyonun Türkiye’ye adım attığı zamanlara dair filmlere bakıldığında, hiç film seyretme şansına sahip olamayan bir Anadolu köylüsünün dahi bildiği bir replik olan “Peki, Zeki Müren de bizi görecek mi!?” kafasıyla hareket eden Saraylılar, teknolojik akıllı kutu, akıllı telefon, saat her ne varsa, tek tip manşet ve tek tip medya aktarmalarıyla, kendi karanlık düzeysizliklerini; rengarenk magazin ünlüleri ve siyah beyaz 3.sayfa ünlülerinin zengin olduğu, ama sanatsal bir şekilde sinema çalışmaları yapmaya çabalayan sinemacı adaylarına kendi dönemlerindeki yönetici kafaların “Kısa-Kes” adını koydukları festivallerle yarışma şansı sunmalarından dolayı teşekkür etmemizi bile bekliyor olabilirler.

Ne yazık ki herkes boyun eğse de boyun eğmeyen birileri vardır ve olduklarının bilinciyle savaşmaya karar verdiklerinde, bal yapmayan arılar, bal arılarıyla yeniden buluşmaya başladığında, kuru kalabalıklarla radyolardaki sivrisinekler vız gelir, sanat eserleri üzerinden duyar kasma çabası olarak değerlendirilebilme olasılığı bile olmayan, sepetçiler tarihin çöplüğüne yol alırken, sanat yeniden ve yeniden kendi kendini tanımlar; bunu önceki dönemlerde yeniden keşfedip çalışmalarıyla tanıştığım Joachim Trier’in “Oslo, 31 Ağustos” ve “Dünyanın En Kötü İnsanı” filmleri, Robert Bresson’un Fransızca bilmediğimden dolayı Fransızca seslendirme Türkçe altyazılı yayınlanmış bütün filmleriyle “Notes sur le Cinematographe” eserinin Türkçe çevirisi ve  herkesin hiçlikle ilgilendiği ve hiçliğin hiç anlamı olur mu diye düşünmeden, nihilistik felsefe ve “1984” benzeri bir distopyayı benimsediği 21.yüzyıl Dünya’sında, 27 yaşını sağsalim doldurmuş bir T:C. Devleti vatandaşı olarak, Dünya Vatandaşı olmanın bile parayla satıldığı zamanlara tanık, Kuzey’li Kierkegaard’ın eseri “Kahkaha Benden Yana”danve daha temel kuramlardan da beslenerek şöyle açıklayabilirim:

“Metaleps” tekniğine başvuran sanatçı gerçek yaşamla kurgusal yaratım arasındaki köprüleri bir biçimde dikkatli okurlarıyla paylaşır. Böyle bir durumda, aslında kurmaca yazımın kuramına bulaşmış sayılır.[2]

Sinema tarihi her filmde her sahnede yeniden keşfedilmeye açıktır, ama sahnelerin sırasının bile büyük yapımcıların çalışmadığı fakat yaşayan ve üreten “Reality Creator” yönetmenlerin “Director’s Cut” bir diğer adıyla kendi çektiği filmin kurgusunu kendi yaptığı ve manevi değer taşımasının yanında maddi değeri, sadece sıradan platformlarda herkese açık paylaşılırken, “Reality Creator” literatürde “Auteur kavramı”yla da açıklanabilir yani kendi duygu ve düşüncelerini aktaran kişi. Ancak bu durumda, yaratıcı; hem yazdım, hem çektim, hem yönettim hem de kurguladım egosunu sergilemeden;  “metteur es scene”  başkalarının duygu ve düşüncelerini sahneleyenlere benzer bir yaklaşımla; üretim, dağıtım ve yayın aşamalarından haberdar olamazsa; 15-20 sn’lık reklam aralarıyla, 3-4 saat herhangi bir dizi karşısında ekrana bağlı kalabilen kalabalıklara dahi kendi ürettiğini seyrettiremez, tok, üstünkörü, meraksızdır çünkü.

Bizim ülkemizde; spor ve sporcular bağlamında da, Türkiye’de Spor Kültürü, Spor Endüstrisi ve Taraftarlığa etkisi başlıklı denememde yazdığım bölümde; “ölçülü, tutumlu, dengeli vb”. sıfatlarla tanımlanamadığında tüketim toplumunda kitlelerin kullanışlı aracı halinde tükenen sporculara değinmiştim. Bunun tek mantıklı açıklaması da şudur: “Reklam ve pazarlama etkinliklerinin yönetimini elinde bulunduranlar; amatör ve profesyonel sporcuları, takımları, taraftarlarıyla spor endüstrisi çalışanlarını da kapsayacak şekilde çok çeşitli insan kaynakları ağı bulunmakta ve bu ağ; her yeni etkinlikle, spor etiği ve sporcu sağlığını öncelemeden, tüketiciye seyirlik müsabakalar pazarlamaya devam etmektedir.

Bakthin (1968) “karnavalesk kavramı”nı orta çağ şenliklerinin özelinde ele almaktadır. Mutlu bu kavramı şöyle yorumluyor:

“Şenlikler insan ruhunu özgürleştirdiği gibi, sonunda köklü toplumsal değişmelere de yol açmaktadır. Şenliklerde hiyerarşik yapı ve bu yapıya bağlı tüm şiddet, saygı, yobazlık, görgü kuralları, yani sosyoekonomik hiyerarşik eşitsizlikten veya insanlar arasındaki yaş dahil diğer tüm eşitsizlik biçimlerinden kaynaklanan her şey askıya alınır; normal sınırlamalar ve kurallar bir yana atılır.” (Mutlu, 2016, s. 320-321)

Sonuca varmadan önce, Erol Mutlu’nun Popüler Kültür ve Medya eleştirisinde belirttiği şekilde şöyle bağlayacak olursam;

“Bugün spor dendiğinde akla daha çok gündelik yaşam koşuşturması içinde bunalmış, daralmış ve küçülmüş insan yığınlarının her an yıkıcılığa dönüşme potansiyelli klostrofobisine karşı sosyal bir antidot geliyor. Bu insanlar, modernliğin baskıcı aklının çarpıtmakla birlikte hala tümüyle gerçekleştiremediği hayallerini yıldız sporculara, profesyonel kulüplere para karşılığında transfer ediyorlar.” (Mutlu, 2016, s. 340)

Product yani ürün, karşılaşmaları, oyuncuları ve taraftarları kapsar.

Price yani fiyat denildiğinde; bilet satışı kastedilir.

Place denildiğindeyse hem müsabakaların oynandığı etkinlik sahaları hem de yayınlandığı yorumlandığı mecralar dahildir.

Yukarda altını çizdiğim 3 kavramı tanımlayan cümle, şenlik toplumu bağlamında değerlendirildiğinde, reklam yüzlerinden tutun, spor yapan oyuncular ve  teknik departman dışındakiler, filmde oynayan oyuncu ve yaratıcı teknik ekip haricindekiler; değer üretenlerin hakkı dışında her şeyin pazara açık olmasına, ama pazarın sadece birbirine benzeyen ve düzene hizmet edecek ne varsa onların çıkarına dizayn edilebileceği yıllar yılı, aynı coğrafyada yaşadığımız veya yaşamakta olduğumuz ülkemizin Avrupai bir görünümden, 20 yılda Ortadoğululaşma çabasını Türk halkının kendisi hiçbir şekilde arzulamasa da her etken, yönetemeyen yöneticilerin; iç-dış yöneticileri belirleyen kafalarını nereye çevirse, kendilerine benzer tiplerle kucak kucağa olma düşüncesi neden olmaktadır diye düşünmekteyim.

Şimdiki zamanın beslendiği bu düşünme tarzı, tarihsel arka planından yoksun bırakılmadan, “düşünce fragmanları”yla çalışır.[3]

Arthur A. Berger’in, “Medya Çözümleme Teknikleri” kitabında kelime dağarcığını kısıtlı tutmayan sosyal bilimcilere sunduğu kavramlardan biri; sanatın etkili olabilmesini amaçlar ve temeli Marksist kuramcılara dayanmaktadır. Sanatın amacı şunları öncelemelidir. Birinci olarak; sınıf dayanışmasına yardımcı olmasıyla daha detaylı ve sistemleştiğindeyse kapitalist sisteme karşı savaşma aracı olarak belirmesi.

“İdeolojinin tarihi ideolojinin dışındadır, somut vb. bireylerin tarihinin, yani var olan biricik tarihin var olduğu yerdedir. “                                                 

Saf bir düş olarak ideoloji hiçbir şey değildir.

(işbölümünün yabancılaşması olabilir bir tek, ama bu da negatif bir belirlenimdir.)

İdeolojinin tarihi yoktur, ama bu asla ideolojinin tarihi olmasın demek değildir.[1]        


Öncelikle başladığıma benzer şekilde bitirirken; kaynak ve alıcılar yani düşünce üreticileri ve düşünce alımlayıcıları arasındaki yansımalara yani kavramsal olarak feed back’lere tek başıma çalışmaya ve öğrenci çalışmalarım dışında hiçbir ticari ve maddi amaç gütmeden, bilim olarak iletişim nedir diye düşünüp, karşıma aldığım “cin olmadan adam çarpmaya çalışanların” kişilikleri ve karakteristik referans çerçevelerine; tek bir kişi olarak bu kez de kavramsal olarak feed forward şeklinde, yankı odası ya da eskilerin tabiriyle kapalı devre, biriktirdiğim pek çok şeyi bütünsel bir halde, ritmimi yakalamışken, ya birkaç hafta ya da bir hafta sonu kendi kafamı dinleme molası bile vermeden; yürüdüğüm yollarda, yanımda aradığım kimseyle, yanında yürüdüğüm kimseleri şaşırmadığımı, tutarlılık ve dengelilik esasıyla; benimle sözlü veya sözsüz bir şekilde konuşana da konuşamayana da düşünme zamanı bırakmadığımı fark ettiğimde, yeni yeni hamleler yapmadan duramayacağım benim de aklımda.

Türkiye batan ya da batma halinde bir gemi değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Cumhuriyet’in kurucusunun kökleri de Anadolu’nun komşu kıyısı değil, ırkçılığın ve komşuyu komşuya kırdırtma politikaları henüz bu coğrafyada yokken, Ege Denizi’nin bu kıyısı bizim bu kıyısı sizin diye kendi doğduğu topraklarda yitirdiği ailesiyle büyüdüğü topraklar Selanik’tir. Selanik Yunanistan, Istanbul Türkiye tartışmasıyla ele alınabilecek kadar basit değildir bu konunun uzmanları, yaşayan tanıkları var ve kimileri hayatını yitirip kimileri çokça yaşlansa da. Milli Mücadele dönemi bu memleketin çocuklarının topraksız ve her karışı kendi mülkü edinebileceği zannedenlere karşı kurtarılan topraklar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırlarıyla anlaşmalar, kazanılmış savaşta ödenilen bedellerle belirlenmiştir. Yaşamakta olduğumuz ülkenin lideri, doğduğu topraklar şimdikiler Yunanistan dediler diye Yunanlı olmayacak bir Mustafa Kemal’dir. Hem asker hem komutan hem de kurucu Cumhurbaşkanı olarak, 99 yılın enflasyonsuz tek dönemini Cumhuriyet’in birinci yüzyılında 15 yıllık döneminde Atatürk yaşatırken; sonrasında sıralı sırasız boşbakanlar değişse de, hileyle hülleyle yiyip yiyip biteremiyorsunuz ve bitiremeyeceksiniz. Çünkü, Anakara’da, Anadolu’da kökleriyle bütünleşmiş hiçbir ağacı kurutamazsınız, çünkü ağaçlar mevsimden mevsime döngüsel bir şekilde yaprak ve renkleri değişiyor diye değerlendirilebiliyorsa dahi, renkleri doğaldır,

Sizin kağıttan başka hiçbir değer taşımayan paranızın yeşilinize benzemez. Psikolojik olarak değil, devlet düzeyinde “hasta adam” Osmanlı Devleti diye tanımlandığında dahi, en azından yabancı oldukları Türk halkına ve Türk diline değilse de, hüküm sürdükleri yerleri yönetebilen Türk büyükleri çokça var olduğu gibi, yıkık duruma taşıyıp başka bayraklı vasıtalarla kaçacakları memleketin diline hakim olduklarını düşündüğüm saltanat hakimiyetinin bitmesinin yüzyılında şimdiki zamanda da an be an, para akışını kasti ve manipülatif bir akışla durduran, yönlendiren, ne yazılacağını ne konuşulacağını belirleme yetkisi olan belki şimdilik bakan, ama kısa zaman sonra bakamayan, bakamayacak olanlara; ata binip cirit atıp oktan konuşanlar tabi ki köklü, ama CB olmadan yıllar önce attan düşüp, üretimine kendi katkısı olmadan, boktan Togg’dan konuşanlara karnımız tok.

Edison’dan önce Tesla. Togg’dan önce Devrim Arabası.

Bilimden, müzikten ve sanattan kendi dilimizle konuşabiliyorsak ve başka dillere aşina olabilecek düzeyde, az tüketim çok üretim yapabiliyorsak ki üzerinde yaşadığımız bir memleket ne yaparsanız yapın her durumda var. Bunu öncelikle 1938, 10 Kasım’ında kaybettiğimiz Mustafa Kemal Atatürk’e ve sonra bizi doğru ve dürüst yetiştiren aile büyüklerimize borçluyuz.

Sınav sistemi değiştirip, soruları çalan, çalanları yüksek notla devlet kurumlarına dolduranlar, zaten yiyenin neyi kimin neresinden yediği belli. Karın tokluğuna çalıştırdığınız, otobüslere doldurup, miting alanlarına taşıdığınız, okulsuz çocuklar, sistemsiz sisteminizle birlikte başımızdan defolduğunuz zamanda yeniden okumaya başlayacaklardır.

Kaynakça

Althusser, L. (2014). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İstanbul: İthaki.

Arendt, H. (2022). Men in Dark Times (Birinci Baskı b.). (T. Bora, Dü., I. Ilgar, D. Öktem, F. Sarıcı, G. Sorguç, Ö. Soysal, & S. Yılmaz, Çev.) Istanbul: Iletışim.

Hanson, T. (2019). Arıların Bildikleri ve Dünyamızdaki Yaşam için Önemleri. İstanbul: Metis Yayınları.

Kıran, P. E., & Kıran, P. (5. Baskı, 2021). Yazınsal Okuma Süreçleri. Seçkin Yayıınları.

Mutlu, E. (2016). Globalleşme, Popüler Kültür ve Medya. Ankara: Ütopya Yayınevi.


[1] Hanson, T. (2019). Arıların Bildikleri ve Dünyamızdaki Yaşam için Önemleri. İstanbul: Metis Yayınları. s.26

[2]Kıran, P. E., & Kıran, P. (5. Baskı, 2021). Yazınsal Okuma Süreçleri. Seçkin Yayıınları.

s.575

[3] Arendt, H. (2022). Men in Dark Times (Birinci Baskı b.). (T. Bora, Dü., I. Ilgar, D. Öktem, F. Sarıcı, G. Sorguç, Ö. Soysal, & S. Yılmaz, Çev.) Istanbul: Iletışim. s.249

[4] Althusser, L. (2014). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İstanbul: İthaki. s.103


gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Sempati Empati Sentezi” için 5 cevap

  1. […] [1] onurberkaysuicmez.wordpress.com/2022/11/10/sempati-empati-sentezi/ […]

    Beğen

  2. […] Suiçmez, O. B. (2022, 11 10). Sempati Empati Sentezi. gündüzleri geceymiş gibi “yeşil dallarız dünya ağacından”: https://onurberkaysuicmez.wordpress.com/2022/11/10/sempati-empati-sentezi/ […]

    Beğen

Sempati Empati Senteziyle “Reklamlar” ve Yapıcı Yaratıcılık – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından için bir cevap yazın Cevabı iptal et

gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin