Onur Berkay SUİÇMEZ
ANKARA
Kelime olarak “Liberal”, yaklaşık olarak 1789 Fransız Devrimi’yle eş zamanlı bir şekilde “bireycilik” ve “birey olmakla doğal yollardan kazanılan özgürlük” kavramlarıyla birlikte tanımlanıyordu.
Oysa “liberalizm” kavramı, politikaya dair konuşulmaya başladığında; karşısına koyabileceğimiz ve belki de bazılarımız tarafınca daha sosyal ve daha özgür bir düşünce sistemi değil bir, birkaç tane ideoloji ortaya çıktı.
Sistemsel olarak, ne tam anlamıyla liberalizm ne tam anlamıyla karşısına koyabileceğimiz, temeli kelime karşılığı olarak değil; bir ütopya olarak varsayılan sosyalizm daha yaşanmadığı zamanlarda, ve şimdiki zamanda bu dünyada hükmedenlerin halkına verdiği değer ve bu değeri; tam olarak kullanışlı umursamaz muhafazakarlıklarıyla; aklı yok fikri var ve kişi kendi nasılsa öyle zanneder bilirkişiyi deyimleriyle tanımlamaları bizim coğrafyamızda Ortadoğululaşmadan evvel, bu memlekette, toprak bütünlüğü, ordusu tarafından güvenlileştirilmiş, dış düşmanlar ehlileştirilmiş, liyakatle ve doğruluk dürüstlük temelli düşünce tarihinin hem kavramsal hem de yaşamsal anlamda temelinin atıldığı topraklarda yaşadığımızı baz aldığımızda; bağlam olarak üç tarafı denizle çevrili demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak halen yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’nde; edebiyat veya felsefe yapmadan ve maddi amaç hedeflenmeden yol haritası belirleyen, disiplinler arası çok yönlülük; taa milattan önceye kadar baktığımızda Mezopotamya medeniyetlerinden Antik Yunan’a “yaşam – kültür – dil” -temsili olarak- var olanlarca değil; hayatta eserleriyle yaşayanlarla, yaşarken yaratanlarla (kadınlarla) hatıralarda yer edinirken dünyayı ve buradaki yaşamı övüp buradaki yaşamı yaşamaya dair çalışmalar nesillerce aktarılmaya devam ediyor; burada alçak hükümdarlar hüküm sürmeden, çoğumuz bir önceki hükümdarı hatırlamaz ama hepimiz kurucu ve yaratıcıları hatırlarız. Bu zamanda yaşayan herhangi bir ülkenin lideri ne dünyanın lideri ne de peygamber. Çünkü deyimlerimizin anlamına bakmak şart olduğunda; kimse kendi memleketinde peygamber olamaz lafı, yenilmiş yutulmuş zannedenlerce demokrasi ve birey olmakla doğal yollarla edinilen özgürlük, sadece halk şarkılarının, destan ve mitlerin değil konusu değil, Avrupai mitlerde Kral Arthur, Büyük İskender vb. yapıcılık ve yıkıcılık dengesini tutturan reel ve masalsı liderler anlatıldığı şekilde bizim ülkemizin kurucusu Atatürk’ün de yarattığı kültür kurumlarıyla ve kuramlarıyla yaşarken; belki bizim neslin; okuyan, okuduklarını bilen ve özümseyen bizi büyüten anne ve babamızın nesli; örf ve ananeleri aşina ve kültürel olarak hiçbir şartta teslim olmamayı, kadın erkek eşitliği dahil, seçme ve seçilme hakkı dahil, kültürel varlığını maddi ve manevi yönden hiçbir baskı ve tehdit alında kalmadan neslin sürdürülebilirliğini amaçlayan, doğruluğu dürüstlüğü milli antla okulda, okuldan önce evde, ve yaşamın kültürü, kültürün dilini konuşmaya başlamak adına doğru zamanlardayız diye düşünüyorum.
Çok yönlü, bazen bilinçdışı bazen de bilinçli; halk arasında çok bilinmeyen, kültürden bahsetmeye başlayacak olursam; önceki bahar yarıyılında yazıp yayınladığım Kültürel Dönüş yorumlamamdan; akan zamanda daha da detaylandıracağım şekilde açıklamaya şöyle başlamalıyım:
Şov yapanların maddi olarak kazandığı ne varsa, reel hayatta ezilenlerden ve sürdürülebilir bir şekilde şaklabanlık talep etmeyen halktan kazandığı varsayım değil kanıtlanması şart durumlar dahilinde ve zamanını bekleyen ve tarihte de “nerede ekonomi konuşulmuyorsa; orada kazananlar haklıdır” minvalinde bir söz edilecek şekilde; kültür amaçlı, sipariş amaçlı olmayan, biraz mutlu biraz umutlu biraz da yaşama şeklini “kültürsüzlüğe övgü” yapmayacak olana dair; kuramcı ve eleştirmen Erol Mutlu’nun öz-düşünümsellik tanımlamasını örnek verebilirim:
Televizyon, toplum ve kültür ilişkisini TV metinlerin düzeyinde yeniden düşünmek için uygun bir kavram da düşünümsellik kavramıdır. Düşünümsellik ya da öz-düşünümselliği; bir sistemin kendine gönderme yapabilme yeteneği olarak; dilin öz-düşünümselliğinin insanın diliyle, dil hakkında konuşacak şekilde mümkün olduğunu belirtir.
İnananlar ve inanmayanlar, reel olan ve reel olmayan, doğal olan ve yapay olana dair de kendim şunu ekleyebilirim. Eğer televizyon haberlerinde; ne Amerika ne de Ortadoğulu devletlerle müzakere yapmaya çalışmadan, ortama ve konuşulanlara hakim olmadan, anlamadan, anlaşmadan, bilmeden ve bilmekten yoksun halktan herhangi biriyken önüne konulan kağıt ve bu kağıt promptera dönüştükten sonra ne konuşsa daha da kötüye evrilen iç ve dış politikada itibarsızlaştırılan, halk doğal şartlarda yaşamamıza dahi özenebileceği zamanlardayken; 1000 odalı sarayda dönen entrikalarla, kirlilikle meşgul olmaz, tartışma programlarına konuk değil konu olur; kamuoyu oluşturup, kamuoyu belirlerdik.
Nispeten şimdiki zamanda, çok renklilik ve çok seslilik olarak da adlandırılabilecek şaklabanlık yapanların, itibarını kaybettiği, herkesin kendi seçimlerini yapabildiği eşini, okuduğu okulu, hayatını nasıl kazanacağını kendi seçtiği ve özünü yitirmeden kültür yıkıcılarına meydan okuyan doğal kültür kazanmaya başlar ve her türlü felakette, masum kalabalıkların ölmesine neden olanlarca bu kadar yıldır yönetilmeseydik; bu ülkenin savaşmadan kazanılamayacak olmadığını bilirdik ve 100 yıl öncesine bakabilseydik de; televizyonda yeteri kadar yer verilmeyen bilimsel ve kültürel her etkinlik halk adına ve halkla yaşanır; haberlerin ve altyazıların neredeyse hiç okunmadığı ve kimsenin başkalarının hayatını merakla beslenmediği bir dünya var olurdu çünkü; herkesin kendi hayatını, kendi ailesi, toplumsal sınıfı, değer denge ve özüne bağlılık belirlerken, bireylerin doğal köklerinden beslenen tek hücreli asalaklar bir anda kaybolur; masalar birleşir, adı sayıyla belirlenen ya da iki ucu boklu değnek politikacıların yönetimi tek çare olarak sunulmaz ve çocuklara Counter Strike’dan önce Communication Science, Harry Potter (Hayri Pıtır)’dan önce Hermenötik Partiler ve de renkle değil ekonomi-politik olarak değil, yeşil doğayı savunan yeşil partiler öğretilir; yaşarken yaşayanların yaşamasına dair, yaratırken yaratanların yaratmasına dair, seveni sevenler hakkında, sevmediğini de sevmeyenlere dair acele etmeden, her yeri boyamaktansa kim nasılsa öyle olduğunu varsayıp, kimsenin kahraman arayışında olmadığı bir sistem, ortaya konulur; doğal parklar ve bahçeler betona dönüşmediği zamanlarda sevdiğimle her yeni anda buluşabilirdim.

Yorum bırakın