“one”. “bir”. “eins”. – ”1”
“zero”. “sıfır”. ”null”. – “0”
“two”. “iki”. “zwei”. – “2”
Onur Berkay Suiçmez
10.09.2023 – Ankara
“Ölümsüzlere değil, ölümlülerin hayatına ve bu hayatı nasıl yaşadıklarına özgü olmalı ölümlülerin düşünceleri.”
(ARİSTOTELES)

Gündelik hayat, tarih taşımaz. Görünüşte göstergesizdir; kişiyi meşgul eder ve uğraştırır, yine de söylenmeye gerek duymaz; zaman kullanımında gizli olan etiktir, kullanılan bu zamanın dekorunun estetiğidir. Parlaklıktır, paradokstur, teknik veya dünyevilik tarafından damgalanmıştır. Gözü pektir, kendini alkışlatan maceradır. Modem denilen dünyanın sunduğu dışa dönük gösterilerde ve bu dünyanın kendisini yine kendisine sunduğu gösteride güçlükle ayırt edilebilen sanattır ve estetiktir.[1]
İngilizce, Only (“tek”, “yalnız”). Almanca, Allein (“tek”, “yalnız”).
One and only (“tek”, “bir başına”).
İngilizce, “One of your friends is calling you one the phone”. Bizim dilde, “Arkadaşlarından biri seni telefona çağırıyor.” varsayımsal olarak bayadır duymadığım bir cümle bu.
Çokça zamandır tekim ve her aramayı yanıtlamak bir yana, herhangi bir aramayı bile kar elde etme, çıkar olasılığım olsa dahi düşünmeden, reddediyorum.
“Diyalektik ve Retorik dışında hiçbir sanat karşılar üzerinde bir fikir yürütmez. Birbirine zıt şeyler değerlendirilirken yine de tartışmaya taraf olan olgular eşit değerde değildir. İyi ve doğru şeylerin neredeyse tamamı daha kolay savunulur ve tanımlanır.” (Aristoteles, Retorik, s.6)
Ülkenin savunulmasıyla alakalı konuşulacak şeyler:
- Nasıl savunulur?
- Savunma birliklerinin niteliği ve niceliği nelerdir?
- Sınır bölgelerinin önemi nedir?
Bu üç faktörden birine dair bile bir fikri olmayan, memleketi tanımayan birinin hatip olması, lider olduğunu belirtmez. Çünkü; aşırı korunan yerlerin birlikleri azaltıldığında stratejik noktalar daha doğru savunulur.
Voltairine de Cleyre, Anarşizm ve Doğrudan Eylem adındaki eserinde şöyle belirtiyor. Sosyal değişim, barışçıl da olsa, şiddet yanlısı da olsa, öncülerinin doğrudan eylemleri tarafından realize edilir. İnsan bilinci, kültür bilinci, değişime duyulan ihtiyaçla uyanır. Siyasi eylemle olumlu bir sonuç alınamaz demektense; asla kitle isyanının talep ettiği bireysel isyan tarafından zorlan değil doğrudan hedefine kanalize olmazsa tamamlanamaz.
Bu sırada bir uluslararası uyanma meydana çıkıncaya kadar, hayatı anlayan, iyi niyetli insanların mücadelesi; kendileri dışından görüp göreceği, toplumsal histeriye rağmen, politikacıların her durumda çıkar sağlamasına ve ürkek liderlerin heybetli gösterilmesine karşın, devam edecektir çünkü yaşam, yaşama adına haykırır ve mülkiyet koşulları, yaşama özgürlüğünü kısıtlıyor gibi görünse de yaşama kavgası boyun eğmeyecektir. Eğmemelidir.
“Marx, Alman İdeolojisinde proletaryayı; “toplumun bütün yüklerini sağladığı avantajlardan yararlanmadan taşımak zorunda olan.. bir sınıf” olarak tanımlamıştır. Marx’ın aklındaki avantajlardan biri, bu tanımı takip eden cümlede bulunmaktadır; “Bugüne kadarki bütün kurtuluşlar… kısıtlanmış üretici güçlere dayanmıştır. Bu üretici güçlerin sağladıkları üretim, bütün toplum için yetersizdi ve gelişme ancak bir kişinin ihtiyaçlarını diğerleri aleyhine tatmin etmesine dayanmaktaydı. Bu nedenle bazıları -yani azınlık- gelişmenin tekeline sahip olurken, diğerleri –yani çoğunluk- en temel ihtiyaçlarının karşılamasının bitmeyen bir mücadeleye bağlı olmasından dolayı şimdilik (yani yeni devrimci üretim güçlerinin yaratılışına kadar) her türlü gelişmenin dışında kalmaktadır. Bu ihtilaf daha sonraki ekonomik yazılarında da korunmuştur. Marx, bir yerde “çok çalışmak zorunda olanlar ile aylaklık edenler arasındaki çelişkiden” ve bu çelişkinin kapitalizmin son bulması ile kaybolacağından bahsetmiştir. Kapital’de bu noktayı genişleterek; “Verili emeğin yoğunluğu ve üretkenliği ile maddi üretimin zorunlu olarak kapladığı toplumsal çalışma zamanı kısalmış ve sonuç olarak, toplumun, bireyin özgür entelektüel ve toplumsal aktivitesi için sahip olduğu zaman uzamıştır. İşin, toplum içinde çalışabilecek durumda olanlar arasında daha eşit olarak bölüşülmesiyle tikel bir toplumsal tabakanın omuzlarındaki yükü (bu doğa tarafından zorunlu kılınmıştır) toplumun diğer katmanlarına yükleme yeteneği söz konusu değildir. Bu bakış açısına göre iş gününün kısaltılmasının mutlak asgari sınırını, emeğin evrenselliği oluşturur. Kapitalist toplumda özgür zaman, kitlelerin yaşam sürelerinin, sadece bir sınıf için, emek-zamana dönüştürülmesiyle üretilir.”[2]
Zamanında Etimesgut’ta lisede öğrenciyken öylesine bir tarih sınavında Cemile hocanın gazabına uğramıştım. Hem bildiğim tarih anlatılmıyordu hem de denek şeklinde sınıflar karılıyor, kim kimdir tanıdığım birkaç arkadaşımla bizim sınıf bizim sınıf olarak kalırken, sadece tabeladaki harfi değiştirdiklerinden, okulda zaman harcamak bana pek mantıklı gelmiyordu. Tarih sınavında 60 almıştım da asıl mesele kusura bakma bakmama mevzusuydu. En üst katta dışardan bakıldığında en alt sağ dört penceresinde sevdiğim ve sevildiğim zamanlarda, bizden bir alt sınıflarda kız arkadaşımın sınıfı. Yine aynı bakış açısından ama en üst kattaki sınıf da bizim sınıf. Lise sonda değildik daha ama sınav senesiymiş benzeri sınıfsal olarak herkesin ailesinin maddi bütçesi elverdiği kadarıyla ya evinin yakınında ya da merkezi olarak Kızılay’da bir dershaneye devam ettiği zamanlar, koştur koştur dur, yorul dinlen bir daha dur zamanlarımızda yanımızda olan arkadaşlar bazen benim enerjime öyle ayak uydurabiliyorlardı öyle ayak uydurabiliyorlardı ki, müdür, müdür müdür? diye öğlen dışarda yediğimiz yemekleri hesap sormaya çalışacak lisedeki müdür yardımcısıyla bir futbol takımımız sınıflar arası halı saha turnuvasında birinci olduktan sonra -Etimesgut Şeker Fabrikası o zamanlar açıktı – Etimesgut Şekerspor’da oynar mısın muhabbetimiz olmuştu bir de Tekel Direnişi sürerken, ben tek tük sigara paketi alıp sınıftaki dolaplarımıza bırakıp, alan alsın, ve açık kalsın dolap bizden haberli ya da habersiz dolaplarımızı karıştıran olursa diye sınıfta her zaman en azından bir kişiyi bırakma huyumuz vardı. Ne müdürle ne başka bir otoriteyle problem yaşamadım desem yalan olur, ama problem yaratmadım demek doğru olur.
Tarih sınavında 60 alıp kusura bakma bakmama mevzusunun özeti de şöyle, biz hem ailecek hem de en yakın arkadaşlarımla zaten Lise 1’den bu yana düzenli olarak çıkıyorduk, ama öyle saçma sapan bir tarihçimiz vardı ki, sınıfta sınav sonuçlarını açıklarken, “Üzülme bizim de boyumuz kısa ama öğretmen olabildik” benzeri bir cümle etmişti. Pencere kenarında oturuyordum, Kısa olan benim boyum değil, o zamanki manasını şimdi düşündüğümdeyse “Çocuksun daha, böyle doğrularını ya da böyle yanlışlarını yazarsın ve 50-60 alırsın, ya da bizim dilimizden yazarsın tam not alırsın.” kafasındaydı diye düşünüyorum. Hiç tam not almadım demiyorum ama hem ilkokul hem ortaokul hem de lisede takdir almaktansa teşekkürü hak eden bir öğrenci olmaya devam ettim. Birden fazla onur belgesine sahibim. Ama hiçbir sistemin herhangi bir çarklısı olmadan, standart üzerinde ne çok yüksek ne çok alçaklarda, kutuplarımın farkında olarak dengede durmaya çalışırken düşünüyorum ve diyorum ki acaba o yıllarda bizim sınıfta tuttuğumuz notlarımız, sınavlarda yazdıklarımız, hakkettiğimiz şekilde mi değerlendiriliyordu yoksa tamamen üst yapının şekillendirmesiyle mi? Bunu sorup yanıtlamaya çalıştığımda şunu söyleyebilirim ki, belki ilkokul, ortaokul ve lisede de aynıdır belki değildir ama üniversitede öğrenciyken de bitirdiğimde dönemden döneme araba yenileyen akademisyenler benim ve neslimin zamanlarını boşa harcamayıp, öğrencilerden beslenerek para kazandıklarını düşündürüyor. Sinematografi (Fotoğraf Direktörlüğü) sertifikası sınavımı da dahil edelim; ben bu kadar emek verdim, sonuç olarak para kazanmak adına bir hamlede bulundum mu, hayır bulunmadım. Belki 2015-2020 arası, ben İletişim Bilimleri Fakültesi’ndeyken 200 kişilik sınıftan 50 kişi mezun oldu, belki 100 ama tamamı değil, Yüksek Lisans öğrenimime başlarken değerlerimden ve düşüncelerimden taviz vermeden başlayıp bitirir, devamına sonrasında bakarız dediğimde, 2020 Lisans çıkışlı bir Berkay’a, 2024’e kadar, bitirecek vaziyette her duruma hazırlıklı, karşısına her ne musibet çıkarsa onun karşısında, her ne güzellik varsa bir adım mesafedeyken de, kimseyle konuşmazken dahi duvarımı temiz tuttuğum zamanlarda çok tek bırakıyorsunuz, Zor ama beklerim ben yine de beni özleyeni. Eskiden özlediğimde kafam dalgınken ne konuşurdum ne yemek yerdim derim. Hala öyleyim.
Nesnel şekilde başladım, öznel biçimde bitireyim. Bazılarınıza günaydın, bazılarınıza iyi uykular dileyeyim.
ODTÜ Vişnelik’te sahneyle çimenler arasında bir yokuş vardı. 2012 Nisan ayı filan, Şampiyonlar Ligi’nde oynayıp, 2011’deki kupayı alamadığımız ve takımdaki oyuncuları GS’ye kaptırdığımız dönemden önceki bahar. Neyse, iki elimde plastik bardak bira, yanımda bizim bebelerden biri, Duygu, bir var bir yok o zaman hayatımda; çelmesiz çalımsız dümdüz yürürken sınıftan diğerlerinin yanına, ayağım takıldı hem çamur hem bira, battık mı desem, komiklik yarattık mı desem bilemedim ama; o gömlek belki ondan önceki yıllarda kağıtlara yazdığım hiç paylaşmadığım, portrelerini çektiğim albümlerine eklettiğim sınıf arkadaşlarıma belki de sadece bana yadigâr olarak dolabımda kalmalıydı ama bulamıyorum. Her sevdiğimizle her zaman ortak anılar biriktirmiyoruz da kendi hayatımızın başrolü olduğumuzda, figüranlar uzaklaşıyor sadece.
“Nereden başlayıp, nerelere vardım.” sözleriyle yükseldiği basamakları anlatarak övünen birileri tarihin her çağında vardı. Ancak, burada şöyle bir noktaya dikkat çekmek şart; öyle ki, doğal olan sonradan edinilene göre daha iyidir, çünkü onur elde etmek zordur.
[1] Modern Dünyada Gündelik Hayat – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından (onurberkaysuicmez.wordpress.com)
[2] https://onurberkaysuicmez.wordpress.com/2022/02/02/norman-gerasin-devrim-literaturune-ilk-gozden-bakis/
Türkçe çevirisi EPOS Yayınları tarafından basıldıktan sonra, kitap kapak fotoğrafı olarak kullanılan “Kardaki Gençlik” fotoğrafını Ocak 2015’te ODTÜ Devrim Stadyumu’nda çekmiştim. Kitabı okudum ve değerlendirme yapma fırsatı buldum. Kitabın birinci bölümü olan Esas olarak Marx kısmındaki ilk makale olan “Marx ve Adalet Hakkındaki Malum İhtilaf” okurken en etkilendiğim bölüm oldu. Bu bölümde sayfa 62 ve 63’te yer verdiğim alıntıda, adalet ve eşitlik, Geras aracılığıyla Marx üzerinden inceleniyor.

değer bilmez bir memlekette şehirlerarası otobüste, turşu bidonları arasında federasyona ve cumhurbaşkanlığına gönderilen şampiyonluk kupamız; arabistan’da oynanacak Türkiye Süper Kupası; iletişimden habersiz İletişim Başkanlı için bir cevap yazın Cevabı iptal et