Bir Avuç Toprak Kıyısında Beklemek


Onur Berkay Suiçmez

Ankara – 18 Eylül 2023


https://www.academia.edu/106770881/

Bir Avuç Toprak Spotify: Burçe Karaca – Bir Avuç Toprak

Kıyısında Spotify: Burçe Karaca – Kıyısında

Beklemek Spotify: Yeni Türkü – Beklemek

Ve bir köylü kalemi yaptım,

Ve boyadım temiz suyu,

Ve mutlu şarkılarımı yazdım,

Neşelendirmek için her çocuğu.[1]


[1] Blake, W. (2020). Masumiyet ve Özgürlük Şarkıları. (A. A. İnal, Dü., & S. Özpalabıyıklar, Çev.) Istanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Sinema sanatı sadece “düşünce” ye ve “düşünce imgesi”ne farklı bir boyut kazandırmakla kalmamış, aynı zamanda diğer sanatların ve etkinliklerin sergiledikleri düşünce ile gerçeklik arasındaki ilişkinin mantığını da radikal biçimde değiştirmiştir. [1]

Sinema kendisine gelinceye kadarki dönemde kabul gören düşünce normlarının bir kısmını devre dışı bırakmış bir kısmınaysa saydamlaştırmıştır. Bu durum, “Hareket-İmge Sineması“ndan “Zaman – İmge Sineması”na doğru evrilen rotayla birlikte farklı bir boyut kazanmıştır.[2]

“Eğer gerçeklik gelip doğrudan doğruya duyularımıza, bilincimize çarpsaydı; nesnelerle ve kendi kendimizle doğrudan doğruya iletişim kurabilseydik, öyle sanıyorum ki sanata gerek kalmazdı ya da hepimiz sanatçı olurduk, çünkü ruhumuz o zaman hep doğa ile birlikte heyecanlanırdı; gözlerimiz belleğimizin yardımıyla uzamdan öykülenemez tablolar çıkarıp, onları zamanda saptar; bakışlarımız insan bedeninin canlı mermerinden yontulmuş, Antikçağ heykelleri kadar güzel parçalarını yollarda yakalar; biz de iç yaşamımızın hiç dinmeyen ezgisini, kimi zaman

şen, kimiz zaman acıklı, ama hep özgün bir müzik olarak ruhlarımızın derinliklerinde duyardık. Bütün bunlar çevremizde, bütün bunlar içimizde; ne var ki yine de hiçbirini açık seçik olarak algılamıyoruz. Doğa ile bizim aramıza, nasıl diyeyim, kendimizle bilincimiz arasına bir perde gerilmiş; insanların çoğu için kalın bir perde, sanatçılar ve ozanlar için ince, sanki saydam bir perde.”

Eskiden beri aile arasındaki doğum günü kutlamalarımda; bir yılda bulunan üç yüz altmış beş günü rakamsal olarak, doğduğum yılla bulunduğumuz yıl arasındaki farktaki rakamla çarparak, “dünyada bu kadar gündür bulunuyorum ne kendime ne çevreme bir faydam dokunuyor” diyenlerden olmadım.

2015’in 10 Ekim’inde ve öncesinde hiç kitlesel olarak sosyal demokrasi, adalet ve özgürlük diyenlerin yanında bulunmaktan da korkmamıştım. Bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi olma yoluna sapmadan önceki sondan çok çok önceki çıkışlardan biriydi, ki zaten direkt olarak hayatı kavgayla dövüşle ya da anlamsız davalar hariç, yaşama hakkı, oy kullanma hakkı, yönetemiyorsa yöneticisini kendi belirleyebilecek bir halkla bir arada ve beraber yaşamak adına mücadele edenlere yönelikti bu saldırılar. O hafta sonu benim hızlı tren biletim vardı, yandı. Belki bir kitap siparişim belki de ödevlerimden birini yazarken yetiştiremediğimden açığa almıştık annemle. Tanıdık birilerini kaybetmek, tanımadık ama anlamlı kavgalar adına durduk yere ölmek değil öldürülmekten daha kötü diye düşünüyordum. Öyle düşünmeyi bırakmak ya da bırakmamak adına Türkiye’de öyle kritik dönüm noktaları oldu ki, 12 yıldır futbol oynamıyorum, 8 yıldır da kalabalık ortamda bulunmuyorum. Durdurulamayacak kitleleri hedef tahtasına oturtabilecekleri kadar kolay ve basit değil yaşamak ve anlamlı bir dünya kurup, sonraki nesillere bırakmak; bu hayatta.

Her köşe başında en az bir kamera, her sokak arasında bekçi ya da polis, kolluk kuvvetleri bulunduran bu ülkede, asker ve polis olmayan ve kendinden başka kimseye zarar vermeyecek kimseleri kendilerine benzetmeye çalışıp, benzetemeyince katle ferman çıkaran adı kendinden meçhul Recep efendinin boğazına takılacak bir balığın kılçığı olsa başka hiçbir şey olmasa da yeterdi şimdilik farklı memleketlerde, burada aldığı eğitimlerden fazlasını elde etme şansına sahip  sıradan kitlelerden herhangi bir kimsenin. Biz kaçmadık, kaçmayı düşünenlerden de olmadık ama bu övünülecek bir şey değil. Neden olmasın diyecek olursa da şundan dolayı: Başlangıçta William Blake’in Masumiyet ve Özgürlük Şarkıları’ndan yaptığım alıntıyı bu yazımın fragmanı olarak düşünebilirsiniz. En baştaki 3 şarkıyı da okurken dinlemeniz adına samimiyetle seçtim.

Ortalama olarak altı yedi yaşlarında başlayan bir öğrencinin eğitim ve öğrenim süresi on sekiz yaşında liseyi bitirmesiyle başlayan süreçte yirmi ila yirmi beş yaşına kadar devam eder. Benim yirmi sekizince yaşımdan gün almama sekiz gün kalmışken, öğrenciliğe devam ediyorum. Okumaktan yorulunca yazmaya yöneliyor insan bu zaman diliminde, neden para kazanmak adına daha kolay(?!) meşgaleler varken sırtında taş taşıyayım ki kafasında hiç okumadan yazar oluyorlar, yazan benim belirteyim ama ben yazar değilim.

Sadece Sinema – TV eğitimi almak yetmeyecekti. Nasıl Sinema ve Televizyon alanında çalışan her mahluka aklı yok fikri var diyebilecek kadar itibar elde ettiysem akademiye adım atmadan evvel, rakamsal ve rakımsal olarak da elde ettiğim konumu ne altından bir taca ne de ağaçlardan daha yüksek olmasından başka hiçbir özelliği olmayan plaza şarlatanlarından biri olmaya değişmem. Çünkü başlangıçta neredeysem aynı yerdeyim sadece; “durduğumu zanneden olursa, bu; yer değiştirmediğim anlamında değildir çünkü daha en başta durmuştum.” Yazmıştım.

Bunu açmam lazım biraz, İletişim Bilimleri Fakültesi’nden mezun olmadan önce başlamam lazımdı ki, bu zamanda herkes Makina Mühendisliği’ni, sonra da ODTÜ Fizik’i okul başlamadan ve başladığında devam ederken en azından bulunduğu ortamın refahına varmadan bırakmaz. Kimse bırakmaz aslında, ama kümülatif (birikimsel) olarak öyle bir yol haritası belirlemeliydim ki, nefes almadan yürüdüğüm yollar dışında, hiç bilmediğim yerlere adım atmadan orijin, yani sıfır noktası değerini koruyabilsin. Sıfırın matematiğini kimse anlamazken, sıfırın ve sonsuzluğun limit ve limitsizliği; Fizikte herkes havuz problemi çözerken, optik ve merceklerin gözle gözlükle odaklanma durumundan ötede; 50 mm standart objektifli ortalama bir fotoğraf makinası kullanıp, fotoğrafı çekeceği nesneyle arasındaki mesafeyi kendi ayarlayabilmeyi başarabilmek beni ve benden olanı ne eksiltti ne artırdı. Çünkü yarışmadığımdan, yarış vaat etmediğim vasat toplulukların herhangi bir ferdi adına değil ama hepimizin iyiliği adına, herhangi bir mücadele şart ve farz olduğunda hiçbir mücadeleden kaçmadığımı, yan yana ve el ele sevdiğim insanlara – kalpten kalbe- adadığım düşünceleri bilenler zaten biliyor da bilmeyenler odak alanımın ve net alan derinliğimden dışarda bulunuyor.

Hayatında hiç terim öğrenmeden, alın terimle kazandım demeden, her şey önüne hazır sunulmuş, fırsatçı ve bulduğu boşlukları iyi değerlendirmekten başka hiçbir şey yapmamış birileri varsa benim takipçim, onları da salına salına uzaklaşmaya davet ediyorum. Ya seve seve ya sava sava.

Zemin sağlamken, ayağına taş değmeden kazanabilecek herhangi bir mücadele olduğunu sanmıyorum. En azından benim hayatımda yok. Cümlelerim uzun ve yorucu oluyor yazarken, farkındayım. Çünkü uzun uzun yazmak için başlangıç, çok daha uzun bir bekleyiş ve sessizlik süreciyle devam ediyor.

Şimdilik, bu dönem bitene kadar sadece tezime odaklanırken; arada değil her hafta pazarı pazartesi ’ye bağlayan gece yarısı bir deneme daha çıkarabilirsem çıkarırım diye düşünüyorum. Daha fazlasını başarabilirsem ne ala.

Bazen yazılarımda bir terslik var mı diye baştan değil sondan başlayanlar oluyor. Onlara bizim bu hayatta ters bir durum yaratanlardan olmadığımızı ve sevip sevildiğimizde nasıl samimiysek; sinirli ve öfkeliyken elimin tersinin ne kadar ağır olduğunu ve dilimin ne kadar pisleşebileceğini benden başka kimsenin bilemeyeceğini; hiçbir eşik bekçisine ya da gardiyana bağlı olmadığımı belirtirken, “bu gidişle ya Tanrı olursun ya da teslim.” diyen basçı Demirhan Baylan’ın Yapay Zeka Bunalımda şarkısını önerirken, ne Tanrı ne de teslim olmak niyetinde olmadan, önünde ardında açık bırakmayan “eski okul Old Number Seven” Berkay arkadaşınız bu haftadan sonra yaşama sevincini öldürmeye çalışan herhangi bir tehdit ve harekette bulunacak olan vasıfsız heriflere Eylül bitmeden yeni çalışmalarıyla, hem bireysel hem de takımsal olarak kullanışlı aptallardan olmadan zamanını nasıl yönetebileceğini, eskisinden çok daha iyi bir şekilde hatırlatacaktır diyorum. Son olarak bir de şarkı ekliyorum. Esen kalınız.

Bayrağısın Alın Terinin: Spotify: Vira – Bayrağısın Alın Terinin


[1] Sütcü, Özcan Yılmaz. (2021) Sinematografik İmge ya da Gerçekliğin Dolaysız Sunumu: Bergsoncu Bir Bakış, Norgunk,

[2]  Deleuze, “Hareket-İmge Sineması”nı (Klasik Sinema) İkinci Dünya Savaşı’na kadar süregelenb sinema anlamında kullanır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki sinemayı “Zaman-İmge Sineması” (Modern Sinema) olarak adlandırır.


gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın

gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin