https://www.academia.edu/109463889/
Onur Berkay SUİÇMEZ
20.11.2023- Ankara
09 Nisan 2023’te yazdığım, “Mikhail Bakhtin ’in Karnavaldan Romana eseri üzerine bir değerlendirme” [1] ‘de belirttiğim haliyle; bazı insanlar kendi vasıflarını başkalarının üzerine basarak kazansa da biz normal ve dürüst insanlar tarafından halen daha vasıfsız olarak değerlendirilmeye devam edecek. Biz de itaat ederek ve boyun eğerek para uğruna değerlerini satan bütün bu başıbozuk düzeni kaldığımız yerden eleştirmeye ve düzeni sağlam zeminden sallamaya devam edeceğiz.
Bakhtin, 1920’lerden 1970’lere, hayatını kaybedene kadar Sovyetler Birliği’nde yürüttüğü çalışmalarıyla hem Sovyetlere hem de Avrupa ve Amerika’nın entelektüel ortamına damgasını vurmuş bir, insan ve toplum bilimcisi; dil felsefecisi ve kültür kuramcısıdır.
Ama yazdıklarına bakıldığında; her ne kadar son derece ilginç olsalar da (2001, s. 242); tahta çıkarma/tahttan indirme ritüelinin ayrıntılarına burada girmeyeceğiz diye başlayan bölümünde, keza bu ritüelin dönemden döneme ve karnaval tarzında muhtelif şenliklerde sergilenen farklı çeşitlemelerini de ele almayacağız dese de. Ayrıca, karnavalın çeşitli aksesuar ritüellerini, örneğin kılık değiştirmeyi -yani, kıyafet ve yaşamdaki konum ve yazgıların karnavalesk değişimlerini- analiz etmeyeceğiz; aynı şekilde, karnavalesk gizemleştirmeleri, kansız karnaval savaşlarını, söz Agon[2]’larını ve söz düellolarını, armağan alıp vermeleri (karnavalesk ütopyanın bir boyutu olarak bolluk) vb. de irdelemeyeceğiz. Keza bu ritüeller de tekabül eden olay örgüleri ve olay örgüsü durumlarına simgesel derinlik ve ikirciklilik kazandırarak, neşeli bir görelilik, karnaval hafifliği ve değişim hızı kazandırarak edebiyata aktarılmıştır.
Kuşkusuz tahta çıkarma/tahttan indirme ritüeli, edebi-sanatsal düşünme biçimi üzerinde son derece büyük ve önemli bir etki sahibi olmuştur. Bu ritüel, sanatsal imgeler ve tüm yapıtlar için bir tahttan indirme tipinde özel bir yapıyı, tahttan indirmenin temelde ikircikli (zıt değerler barındıran) ve iki düzeyli olduğu bir yapıyı belirlemiştir. Şayet karnavala özgü ikirciklilik, bu tahttan indirme imgelerinden kazınacak olursa, bu imgeler bozularak ahlaki veya sosyal-politik türde tümüyle negatif bir ifşaya dönüşüyor, tek düzeyli bir hal alıp, sanatsal niteliklerini yitiriyor ve çıplak, sıradan bir haberciliğe dönüşüyorlardı.
Yapıtlarını şimdiki zamanda; kendinden habersiz, hatta kendisinden çok sonraları tez olarak ortaya atan birçok kuramcıya verilmiş yanıtlar yani nadir ve aydınlatıcı kuramlar olarak değerlendirebiliriz.
“Özgürlüğün Sınırı Bireyin Liyakatiyle Orantılıdır”, başlıklı bölüm, Baha Tevfik’in Anarşizmin Osmanlıcası kitabında değerlendirmeye alınacak en ciddi bölümdür. Şöyle bir kavramsal ve politik varsayımlar dizisinden söz edilir:
“Halk; manevi düzeyini yükselterek kendi kendisini sevk ve idare edecek bir olgunluk derecesine ulaşmadıkça asin özgürlük; pek zararlı sonuçlar verebilir.” Montesquieu’nün: “Her kavim layık olduğu hükümetle, layık olduğu kanunlarla yönetilir” sözleri bütün dünyada ünlü
Dür. Bu kesin yargılardan biz su sonucu çıkarıyoruz: Gerçek özgürlük hükümetin biçiminden çok bireyin tahsil ve terbiyesiyle irfan seviyesinin mümkün ölçüde yükselmesiyle mümkündür.
Bu temel ilkeler ortaya konulmadıkça ve her türlü noksanlarımızın, her türlü acizlerimizin, hatta yoksulluk ve gereksinimlerimizin bile hafifletilmesini ve tedavisini hükümetten bekledikçe özgürlük ve meşrutiyetimizin biçiminde yükselmeyi değil alçalmayı beklememiz gerekir. Muhalif partiler hükümete karşı: “Ahali aç kalıyor, daha bir fabrika bile açmadınız feryadıyla halktaki aciz, bağlılık, sığınma hassalarını ilan edip yayarken, aynı zamanda “gerektiği
Kadar özgürlüğümüze malik olamıyoruz!” tarzındaki iddialar büyük bir çelişiklik içinde görünüyor! Biz her hareketimizle, her sözümüzle hükümetin üzerimizdeki sonsuz vesayetini
onaylar hatta bu vesayetin daha genişleyip kuşatıcı olmasını istedikçe hükümete dolaylı olarak o kadar büyük bir yetki veriyoruz ki buna karşı bazı islerin ayrıntılarına ilişkin itirazlarımız, bütün hesaplarımızı ve her türlü sorumluluğu üzerine yüklettiğimiz bir katibimizden on paralık bir masrafın hesabını sormamıza ve ona: “Sen bizim her işimize karışıyorsun” diye çıkışmamıza benziyor. Mademki onu bütün islerimize vekil atadık, her şeye karışmak hakkıdır. İşte biz hükümeti hâlâ böyle bir vasi, böyle bir sorunlar çözücüsü varsaydıkça onun koyup ikame edeceği kuralları ve sınırları hoş görmemiz gerekir. Dünyanın hangi noktasına gidilirse gidilsin, en ilkel en vahşi kavimlerde bile hükümetin gücünün bireyin ilerlemesiyle ters orantılı olduğu göze çarpar. Eğer böyle olmasaydı kavimlerin durumunda uyum ve itidalden çok kargaşa ve ayaklanmaya tanık olunurdu. İngiltere’de önemli bir siyasi öğreti kurmuş olan Hobbes diyor ki: “Doğada bir insan diğer bir insana karşı yardımcı ve dost değil adeta bir kurttur. Herkes her şeyi kendisi için istediğinden diğerlerini bu şeylerden mahrum etmeyi düşünür ve her insan böyle düşündüğünden çarpışmalar çıkar. Her kişi bütün diğer kişilere karşı savaşçıdır ve doğal durum çarpışmadır.
Bakhtin ‘e göre; “Hiç kimseye aynada kendimize göründüğümüz gibi görünemeyiz. Çünkü; aynada görünen, bir başkasına bakmayan ve de bir başkasının bakışını öngörmekle yanıtlamak zorunda kalmadan yaşayan bir insanın tasavvur edilmesidir.
Bakhtin’e ve eserlerinin felsefesine baktığımızda öncelikle kendi açıklamalarından şöyle bir değerlendirme yapıp başlamak en mantıklı yöntem olarak önümüzde beliriyor.
“Hiçbir sözce (söz dizisi) yalnızca kimin söylediğine bağlıdır diyemeyiz. Söyleyenle dinleyenleri arasındaki karşılıklı etkileşimleri sonucunda oluşur. Her söylem, belli bir kültürel çevrede üretilir ve üretilen diğer söylemlerle bir şekilde bağlantıdadır.”
Bakhtin’in kullandığı temel terimler hem betimleyici hem de değerlendiricidir. Diyalog, çokseslilik, melezleşme, bi yandan olguların kendilerinde kaçınılmaz olarak bulunan özellikler, bi yandan da peşinden koşulması şart olan ahlaki, etik değerleridir. (Bakhtin, 2001, s. 20-21)
“Folklore özgü insan, kendini tümüyle realize edebilmek amacıyla zaman ve mekân talep eder. Yalnızca ve tümüyle bu boyutlarda var olur ve kendini rahat hisseder.”[3]
Sinemanın kökeninde yer alan görüntünün gözdeki retinada bıraktığı izlerin keşfi muhtemelen milattan sonra onuncu yüzyıldan bu yana bilinirken, 1828’de Niepce’nin çektiği tarihsel olarak belgelenen birinci fotoğraf; modern fotoğrafın keşfinden sonra da peş peşe sıralandığında bir dizi oluşturan görsel verilerin elde edilmesiyle arasında çok az denebilecek kadar zaman varken, ışık yardımıyla boyama anlamına da denk düşen fotografinin kendisinden sonra ortaya atılan diğer sanatlarla benzerliği ve ayrık noktaları başka bir yazının konusu olabilir.
Bir araştırma konusu olarak “reklamlardan korkma ya da hoşlanma”. TV başında saatlerini harcayan toplum ve bireylerin reklamlardan korkmayı bırakıp, ne varsa kesintisiz ona baktığı, ZAP yapmayı bırakıp, platform ve kanalların sunduğu seçeneklere rağmen tek kanallı ya da tek programlı dar bir dünyaya hapsolmuşluk hissi yaşatsa da reklam endüstrileri değer kazanırken, modernlik, insanların reklam bağımlılığına katkıda bulunuyor.
Dünyada, milyonlarca TV seyircisi; Fransız Devrimi ve İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni ve; – üzerinden zaman farkı olarak üç değil dört yüzyıldan daha fazla yıl bile olsa da aynı olurdu muhtemelen – tam tarih olarak bilmese de karşılığını; Champ-Elysees’de 14 Temmuz 1989 akşamı düzenlenen defile opera ve şov organizasyonu şimdiki zamana yansıtan ve bunun planlamasını Kodak ve Orangina adına hazırlanan yaratıcı bi reklam ajansına yüklendi ve bunun temel nedeni, anma törenlerini müsamere havasında bir tarih dersinden daha etkili, modern bir ifade aktarım biçimi oluşturabilmektir.
Bunun yanında modern halkların pek çoğu; sesli ve sözlü sinemayı, çıkar çıkmaz; heyecan ve merakla bağrına basmışsa da mesela Charlie Chaplin, sessiz filmlere kıyasla sözlüleri hiç sevmediğini, bu filmlerin dünyanın en eski sanatı olan pandomimin sonu olabileceğini ve sessizliğin kendine özgü dokusuna zarar vereceğini düşünüyordu.
Kendini tanımlamak adına yabancılara bakmak ve ötekileri değerlendirirken kendi konumuna tamamen bağlı kalarak hareket etmek olarak da değerlendirebileceğim Bakhtin’in yaklaşım tarzında; her türlü bilmenin ön koşulu epistemolojik bir yaklaşımdır.
Lev Tolstoy, 1851 ‘de, eğlence, içki ve kumar dolu yaşantısına bir son vermeye, nefret ettiği bu amaçsız yaşamı ne pahasına olursa olsun değiştirmeye karar verdiğinde henüz yirmi üç yaşındadır. (2009, s. 69) Cesaretin incelenmesi konusunda ikinci bakış açısı şudur: Bunu doğuran nedenler nedir? Örneğin “razjalovanniy” öyküsünde yarattığı karakteri, Guskov şöyle demektedir: “Cesaret, aklın ve eğitimin bir sonucudur, dolayısıyla da yalnızca eğitimli insanlara özgüdür.” (2009, s. 72)
Fizik Nedir? sorusuna verilebilecek yanıtı, Einstein’ın sözlerinden aktarmak yerinde olacaktır: Fizik, deney ile gözlemlenmiş varlığından bağımsız olarak, düşünülmüş gerçekliğin kavramsal biçimde ele geçirilip algılanması için girişilmiş bir çabadır (2013, s. 108). Einstein’ın bu tanımının arkasında onun fiziksel gerçekliğe ulaşma yolundaki felsefi yorumunu gözden kaçırmamak gerekmektedir. Çünkü ona göre ‘fiziksel gerçeklik’ ten bu bağlamda ve anlamda söz edilebilmektedir. Einstein’a göre fizik -zamanın temel özelliklerini bilimi, deney ve kuram yoluyla madde ve uzay incelemektedir (2013, s. 37).
Bakhtin, farklı bir bağlamda, Karnavaldan Romana eserinde bundan şöyle bahseder (2001, s. 185):
Mutlak başlangıç ve mutlak sonun zamansal olarak kıymetlenmiş kategorileri, bizim zaman duygumuzda ve geçmiş zamanların ideolojilerinde son derece önemlidir. Başlangıç idealleştirilir, son ise karanlıklaştırılır (felaket, “tanrıların alacakaranlığı”). Bu zaman duygusu ve burada tanımladığımız zaman hiyerarşisi, antikitenin ve Orta Çağ’ın tüm yüksek türlerine nüfuz eder. Bu türlerin esas temeline öylesine etkili biçimde sızmışlardır ki, müteakip dönemlerde de onlarda yaşamaya devam ederler -on dokuzuncu yüzyıla, hatta daha da sonrasına dek. Geçmişin yüksek türlerdeki bu idealleştirilmesi, bir hayli resmi bir havaya sahiptir. Başat gücün ve hakikatin tüm dışsal anlatımları (kesin olan her şeyin anlatımı), kıymetlendirilmiş-hiyerarşik geçmiş kategorisinde, mesafelendirilmiş ve uzak bir imgede formülleştirilmişti (davranış ve giysiden edebi biçeme kadar her şeyde, çünkü tümü de otorite simgeleridir). Ama roman, ebediyen canlı gayri resmi dil ve gayri resmi düşünce ortamıyla ilişkilidir (dinlence biçimleri, samimi konuşma, kutsal şeylere karşı saygısızlık). Ölülerse farklı şekilde sevilir. Temas alanından çıkmışlardır, kişi onlar hakkında farklı bir biçemle konuşabilir ve aslında böyle olması kaçınılmazdır. Ölülere dair dil, biçem açısından canlılar hakkındaki dilden hayli farklıdır. Yüksek türlerde, otorite ve imtiyazın tümü, tüm yüce anlam ve ihtişam, mesafelendirilmiş düzlemde (kılık kıyafet, adabımuaşeret, bir kahramanın konuşma biçemi ve kahramana dair konuşma biçemi) mevzilenerek samimi temas mıntıkasını terk eder. Roman sayılmayacak tüm türlerin klasisizmi, tamamlanmışlığa doğru bu yönelişte kendini gösterir. Zamandaşlık, akan ve geçici, “düşük” şimdi- “başlangıcı veya sonu olmayan” bu “yaşam” yalnızca düşük türlerde bir temsil konusuydu. En önemlisi de alanların en genişi ve en zengininin, sıradan insanların yaratıcı gülme kültürünün temel konusuydu. Daha önce sözünü ettiğim çalışmamda, bu alanın -Orta Çağ’da olduğu kadar antik dünyada da- roman dilinin doğuşu ve oluşumu üzerindeki muazzam etkisine dikkat çekmeye çalışmıştım.
Kaynakça
Bakhtin, M. (2001). Karnavaldan Romana. (M. Küçük, Dü., & C. Soydemir, Çev.) Istanbul: Ayrıntı Yayınları.
Einstein, A. (2013). Bilim ve Felsefe Yazıları (çev. N. Bozkurt). Ankara: Sentez Yayıncılık.
Reichenbach, H. (2013). Bilime Yeni Pozitivist Bakış. Istanbul Konferansları (çev. N. Hızır & H. V. Eralp). Ankara: Epos Yayınları.
Tolstoy, L. (2009). Savaş ve Askerlik üzerine. Ankara: Epos Yayınları.
[1] Mikhail Bakhtin ‘in Karnavaldan Romana eseri üzerine bir değerlendirme | Onur Berkay Suiçmez- Academia.edu
[2] Agon: Yunanca “yarışma’’. Agon, Yunan piyesinde, her biri koronun yarısınca desteklenen iki baş kahramanın söz düellosuna girdiği kısımdır.
[3] “Forms of Time and Chronotope in Novel”, The Dialogic Imagination. s.150

şampiyonluktan öte meseleler – alaylı Trabzonsporlular vs. mektepli Trabzonsporlular – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından için bir cevap yazın Cevabı iptal et