“Her zaman kazanan değilim ama kaybeden hiç değilim, bunu bir zamanlar bir cümleyle açıklamıştım. “başkalarının mutluluğu fotojeniktir.” benim mutluluğum çoğu zaman çoğu -arkadaş demicem- yancıya öyle gelmiyor olabilir fakat, yorulmak olmaz, bir bahar daha bitiyor. Sempatik olma derdim hiç olmadı. Bundan sonra da kendi aklından ve kalbinden başka şeylere inanan ve inandırılan birileriyle alakâm yoktur, olmayacaktır.
28 yaşımın bitmesine 6 ay 21 gün kala hâla eskiyen şeyleri, yeni bakış açılarıyla öğrenmeye, hakaret etmeden konuşmaya çabalıyorum. Sokaklarda, sokak hayvanlarından daha tehlikeli hayvanlar ve araçlar var ve tükettiğimiz her şeye zam yaparak bizim yani halkın ve milletin vergileriyle 5, 6 yerden maaş alanların yönettiği ülke olarak kalmayacağımızı düşünüyorum.
Her şeyi sattılarsa da hiçbir şeye paralarını yatırsalar da; potansiyel yeteneklerin çoğu hâla bu topraklarda. Suç ve suç unsuru nedir biliyorum, bir süredir bireysel tabi ki ama bu baskılar kim ve kimlere yaramış. ülkede çalışmaktan kambur olmuş bir halkın; uzun bir kalastan farksız bir piyona, toplumun peşpeşe hataları sonucunda hâla ve her şeye rağmen dik dur eğilme deme(me)si meselâ. Sokakta, refleksif hareket eden, belli bir rutin buldum mu değiştirmeyen ve durduğum ya da durmadığım yerleri bilen biriyim. aile ve takım ruhu ne demek çocukken öğrendim, ve beni üzen bir durum yakaladığını düşüneni üzmenin de yollarını biliyorum, ama tehdit şantaj benim mizaçta bulunmuyor.
Çoğunluk olmayı değil çoğulculuğu öğrensek kurtuluşun parti/gençlik kolları değil, dürüst
bireyler ve doğruluktan yana duruşla, zamanını harcadığı meslekten kazanan herkes adına çalışanlara saygıyı öğrenmekte ve sahtekarlara nah çekmekle yakalayabiliriz.
Benim ve ailemden mevkilerini hakkıyla elde edenlerin soyadımı her gün duyduğunu bildiğim ve one minutes içerisinde 360° dönse de yine kendi olamayan biri, terörle de yurtseverlikle de korku toplumu yaratamaz. çocuk kandırmaya çalışmasınlar.”
“Talihin iyiyse arkadaşın çok olur, ama bir bulutlandı mı havalar, kalırsın yapayalnız ortada.” deyişine karşı bu çalışmayı hazırlıyorum diye başlayıp blogumda, direkt olarak yazdıklarımı anında paylaştığım zamanların ötesinde bir kitleye hitap etme zamanlarımdayım. Beklentiyi ben değiştiriyorum, ya yükseltiyorum, ya da alçaltıyorum, benim benden başka hesap vereceğim herhangi bir kurum ya da kuruluşun bulunmadığı şimdiki zamanda.
Onur Berkay Suiçmez
05.03.2024 – Ankara
Kamera Arkasında ya da Kamera Karşısında Durmak
Bresson ’un sanat anlayışında; realiteyi yansıtan, su yüzünde olan sanat, zayıflığın acılarına tek çaredir.
“Hakiki olan taklid edilemez, sahte olansa dönüştürülemez.”
“Görünmez olan rüzgarı esip geçerken şekillendirdiği suyun diline tercüme etmek.”
Sanat düşüncede değildir. Bütün duyulardadır. Mozart’ın konçertolarından bahsetmesine dair düşünceleri burada anlamına kavuşuyor. “Parlaklar… ama yoksulluktan yoksunlar..”
- Bizi bakmaya ve dinlemeye zorlayan, her şeye uyan ya da uyarlanabilen değil, hakiki kişidir.
“Sinematograf Üzerine Notlar” kitabında Le Clezio ’nun 1988 tarihli önsözüyle başlayan ve kitabı Türkçe’ye çeviren Nilüfer Güngörmüş’ün yalın ve açık anlatımıyla; kendini beğenmişlik ve konformizm karşısında duran, neredeyse tamamını dikkatsizce ama bütünsel bakışta tutarlılığını yitirmeden yazdığı notlarıyla, dolu dolu ve kimi zaman da büyük acılarla yaşanmış ve son olarak Bresson ’u sinematografinin yaratıcılığının tavanına çıkaran yolculuğuna kendi özünü yitirmeden kavramaya çalışıyoruz.
- Herkesin konuşup durduğu, el kol hareketlerinden geçilmeyen yavaş filmler; insanların neredeyse kıpırdamadığı hızlı filmler.
Ben bireysel fotoğraf ve sinema yolculuğumda, “kötü bir şöhrettense, arkasında duramayacak kadar iyi şöhretten korkarak” ve amatör ruhla çalışmayı sürdürürken “film üzerine düşüncelerimi beyazlık, sessizlik ve hareketsizlik üzerine kurarak” aynı yıl olmasa da aynı gün (26 Eylül) doğduğum sanatçılarla özdeşleşmeyi, mimesis yoluyla değil de, düşünme tarzlarının düşünme tarzlarıma mesafesini ayarlayarak yaşıyorum.
“Sinematograf askeri sanat, savaşa hazırlanır gibi filme hazırlanmak.”
“Azıyla yapabilen çoğuyla da yapabilir. Çoğuyla yapabilense azıyla yapamayabilir.”
“Sahneye koyan ya da yönetmen. Mesele birini değil, kendini yönetmek.”
“Filmde, yaşamı kopya eden ve üstünde çalışılmış duyguları tıpa tıp örnek alan tiyatronun doğal havası kadar sahte bir şey olamaz.”
“Yaratmak, kişileri ve nesneleri bozup değiştirmek ya da yeni kişiler, yeni nesneler uydurmak değildir. Var olan kişilerle nesneler arasında, var oldukları biçimiyle, yeni ilişkiler kurmaktır.”
- Birini sinematografa almak, ona yaşam vermek anlamına gelmez. Oyuncular, canlı olduğundan, oyunu da canlı hale getirir.
Yüz yüze tanıdığım tek bir kemancı bile yok ama, kardeşleriyle Karadeniz müziği ve yöresel müziğe yeni bir soluk yaratan, severek takip ettiğim Samida ‘dan Tamara’nın, sosyal medya platformlarından birindeki keman çaldığı hikayeye denk düştüğümde- kendiliğindenliğiyle, tazeliğiyle, anları yakalamakla- eş zamanlı (şimdiki zamanın tılsımı), Türkçe’sini okuduğum bir cümleyi latince orijinalini paylaşmak yerine denememe eklemeye karar verdim.
“Tek bir kemanın yettiği yerde, iki keman birden kullanmamalı.”
Vivaldi’nin deyişiyle de “Bazı konçertolarda, yalnızca tek bir kemanla çalınacaktır yazısıyla karşılaşabilirsin.”
“Müzik eşlik etmek, desteklemek ya da güçlendirmek için kullanılmamalı, hiç müzik kullanmamalı. Sesler müziğe dönüşmeli.”
Hayattayken değerini bilemediğimiz ve de hala hayatta olup bizim hayatımızdan çıkanlar dışındakilerin algılama tarzını düşünmeden; bu blogda şimdiki zamanda yaratmaya çalıştığım, sanat eseri sayılamayacak, öylesine denemelerdir. Fakat abartıyı da herhangi bir olumsuzlamayı da kabul etmeden; kamera arkasında yanyana durup, doğallığı bozmadığımız fotoğraflardaki değerini koruyan birlikte zamanımızı değerlendirdiğim takipçilerimin var olduğunu biliyorum, çünkü yaşıyoruz bu hayatı. Sadece sevdiklerimin kameramın karşısında poz ve tirad atmalarındansa, başka tipleri karşıma aldıkça, teker teker bütün ifade ve mimiklerini ezbere bildiğimden, arkada bıraktıkça, arkama bakmadan; Euridice ’ini sonsuza kadar yitirmemeye tek çarenin arkasını dönmemesi ve buna rağmen dayanamayan Orpheus misali, benim kameramın karşısında doğal hal ve oyunsuz başka kameralara 333 (üçyüzotuzüç) demeden, yanyana durup, saf ve temizce, vaziyet ve haller, konumuz, konumumuz değişse de, dünyanın en yavaş koşucusuymuş ya da yuvasını sırtında taşıyan kaplumbağaymış misali, özümüzü yitirmeden yaşamaya devam edeceğiz.
Hiç kimse; kendilerinden intikam alamayacağı kişilere kızmaz ve kendisinden güçlülere ya hiç kızmaz ya daha az kızar.
(Aristoteles, 2021, s.56)
Ayzenştayn, Sinema Derslerinde bir bölüme şöyle başlıyor; “tam yerinde bitirebilme sanatı, işin temelidir.” Bakalım ben başlayıp, bitirip yeniden başladığım, bildiğimi okumaya bilmediğimi okumakla devam ettiğim zamanları; yazarken de; kısıtlı kitlemle paylaştığımda dahi, sansür mekanizmaları nerede, neden ve niçin devreye alınıyor. Huzursuzluğu yaratanlardan değil huzurdan beslenip, kalabalıklardaki alabalık olmaktansa, ne kayıp balık “Nemo”, ne hallerde boysuz kılçıksız satıştaki hamsilerden herhangi biri değil, köpekbalıklarının çekildiği denizlerde, sürüsünden ayrı kalsa da aynı kalan, hiç aç kalmayan, Piranhalardan biriyken, neslime de aşinayım.
Tolstoy şöyle diyor: “Denizde yüzen kocaman bir gemi hayal edin. Bu gemi hareket ederken, önünde şiddetli bir akıntı oluşturuyor. Bu akıntının, peşinden gemiyi sürüklediğini söyleyen çıkar mı aranızdan? Herkes biliyor ki, durgun suda, bu akıntıyı gemi oluşturuyor. Buradaki hareket ettiren güç gemidir, akıntıysa yüzen geminin yüzeydeki şiddetinin göstergesidir.”
Halk kendisine kızgınken, “neden kendini savunmuyorsun?” diye soran birinden, henüz zamanı değil cevabı alan bir Antik Yunan filozofu, “peki ne zaman savunacaksın?” sorusuna da, “başka birini suçladıklarında.” yanıtını vermiştir. Burada, özsaygı ve değer mekanizmasının yanında utanç kavramını önplana atmayı düşündüm.
Utanç, saygınlığımızı kaybetmemizin doğuracağı sonuçlarla değil de bizzat saygınlığımızı kaybedeceğimiz korkusuyla alakalı olduğundan ve bizler de kavramsal olarak kötü biri olarak tanınmak harici, sadece ve sadece bize hayranlık duyanlar, bize hayran olsun diye çabalamadan sevenlerden utanırız da, kendileriyle yarıştayken de olmadığımızda dahi kaybetmeden, hakkımızda ne düşündüğünü önemsemediğimiz herhangi birilerine karşıysa herhangi bir utanç kaynağı olabilecek veriler bulunmamaktadır. Zihinsel ve fiziksel olarak bir ve tam bulunduğum bu dünyada, yaşamak ve yaşatmak taraftarı olduğum yakınlarım ve sevdiklerim haricinde kimseye karşı bir sorumluluk taşımadığımı da belirtmek şarttır.
Bu yazıya bu başlığı koymamun nedeni “Beyaz Zambaklar Ülkesi”nde kitabının kurmaca kısımlarına, ve/veya hiç yoksa, yaşayan bir dünyanın kuzey yarım küresindeki bir memlekette ortaya atılmış tezlere durduk yere değil, bizim ülkede de tam şartlar ve zaman boşluğu beslerken adım atmadan durmayacağım bir sentez sunarak, şarlatanların düzeninde büyüyenlerden olmadan; sahtelikle alakasız, bana kusura bakma demeyenlerin kusuruna bakmamaya, hakkımı yiyenlerden de, öğrenciliğim resmi olarak devam ettiği müddet, büyük lokmaların sadece boğazda takılmayacağını, ve başkent ya da başka bir büyük şehirde şehirde büyüyüp, yaşamaya devam ettiğim her zaman aralığında da mülteci kültürüne karşı da, para karşılığı sömürgeciliğe boyun eğdirilmiş bir halk tabakasından değil, aile evinde değilken de devam eden süreçteyken de sadece “ev kira semt bizim” diyebileceklerle dostluk kurabilen ve futbolu fiziksel olarak oynarken de, bilgisayar ortamında oynarken de aslında dostluk maçları düzeyinden ötede hiçbir anlamı olmayan; ancak politik yönelim Rusya’yaysa, Rusya’ya; Arabistan’aysa Araplara doğru kayan spor kültür seviyesi; ayak oyunlarını dahi memur-işçi sınıfına aitken; mesela Afrika’da doğmuş bir sporcu Avrupa’da kendi ülkesini temsil etmekte yani doyduğu yeri değil doğduğu yeri temsil etmekte bile bu kadar özgürlükten uzakken 21.yüzyılda; Afganistan’ın önceki İletişim Başkanı’nın Avrupa’da bir ülkede motor-kuryelik yaptığını yandaş medyadan duyamazsınız mesela ama dünyanın 1001 türlü hali var.
“kaliteli buğday ithal”, “en verimli süt veren inek bile zorunluluktan kesiliyor”, “temiz vicdanın olmadığı bereketli topraklarda yıkık yollar” ve “8.1 şiddetiyle sallansa da yıkılmayan Japonya” örneği dururken, biz Türkiye’de plansız, programsız, yönetmeyi değil yönetilmeyi öğrenen, yönetilmeyi kural haline taşıyan, alternatif yaratamayan başka bir şansı olmadığını düşündüğünden ezilmek pahasına halkını her ne zaman destek bekliyorsa o zaman yalnız bırakanlarca yönetilirken, adaletsizliğin kalkındığı devir bitiyor, bütün halkın hayalinin gerçekleşebileceği bir manzaraya bakamadığımız bu zamanlarda, Sahra hastanemizi kendi ordumuz kuramıyorken; yardım eli uzatıp çıkarsız, dünyada rakip olarak karşılaşılacak kim ve kimler varsa akıl oyunları ve sarsılmaz dayanıklılık esasında mücadele etme zeminimde meydan okurken, bakıp bir kenarda tutulacak bir yazının ötesine, alan derinliği, bulanık bir nokta bırakmadan çerçeveyi normal, sıradan ve sıkıntısız, halka yansıtmaya çalışacağım birkaç sayfadan fazla bir yazı olacak diye şimdiden bildiriyorum. Hiçbir parti, kurum ve kuruluşla bağlılık taşımamakla beraber, bireysel olarak “dağınık” düşünce ve hayallerimizi karartanlara karşı -en kültürlü halkların dahi yaşamak nedir sorusuna cevap aradığı zamanlarda- kim, kimdir, kimdendir, her zaman yalnızca savaşta değil, barış zamanında da vatana faydalı olabiliriz.
Halktan yoksul kesimden bir çocuğu emir eri yapıp birilerine saldırtmak kolaydır, orta-üst tabakada okur-yazar ailelerde büyümüş çocuksa; kimse tarafından kandırılamayacağı kesin olacak şekilde, yapmaya söz verdiğimiz şeyleri yaptığımızı söyleyerek başlamalıyız. Ardından neler söylediğimizi ve bunları neden söylediğimizi eklemeliyiz. Bu karşı tarafın söyledikleriyle karşılaştırılarak yapılmalıdır Aristoteles’in Retorik eserinde belirttiği haliyle; fakat, karşımızda ciddiye alınacak kimseyi bulamama olasılığını da ön plana çıkarıp, “kanıtlamadığım bir şey kalmayana dek” mücadele ederken; “karşımızda duramayacak kadar vasıfsız kimseler, temel mantık kurallarını bile bilmeden “O neyi kanıtladı ki?” sorusunu da soracak olurlarsa, söylev ya da deneme her neyse bundan sonra epiloğun söylevin devamını değil sonunu oluşturduğunu belirterek bağlantısız bir biçem kullanmalıyız. (Aristoteles, 2021, s.229)
“Memleket yoksundur. Bir şey hariç her şeyden yoksundur: Emeğe olan direnç ve enerjisi.” (Petrov, 2007, s. 63)
Bir de şu açıdan bakalım bizden başka bir memleketin durumuna:
“Ülkede çok sayıda okul olduğu gibi bir sürü de gazete var. Her şehrin kendi yerel gazetesi var. Köydeki hemen her aile bir gazeteye abone oluyor. Bir örnek vermek istiyorum. İki tane küçük, ıssız fakat çok temiz lokanta var. Birinin sahibi sakat bir adam, diğerininse on yaşında torunu olan kör ve yaşlı bir kadın. Ve bu iki yaşlı olmaktan başka hiçbir ortak noktası bulunmayan insan abone oldukları gazeteyi almayı hiç ihmal etmiyorlar. Buralarda bu yüzden halkın en alt tabakası bile, kış uykusuna yatmıyor. Acizliklere boyun eğmiyor, başkalarına güvenmiyorlar ve ne olacaksa olsun mantığıyla hareket etmiyorlar. Çünkü, ormandaki taze ve canlı otlar misali üzerlerindeki kuru yaprakları atmak adına çaba sarf edip, memleket olarak yaşıyorlar.” (Petrov, 2007, s.74)
Bir önerinin lehine ya da aleyhine konuşurken, argümanlarımızı dayandırmamız gereken ilkelerin hemen hemen tümünü sergilemiş bulunuyoruz. (Aristoteles, 2021, s.40)
Ama burada da bitmiyor, yeniden başlıyorum.
“Kafası çalışan bir adam yetiştirirken çocuklarını,
Eğitmemeli onları bilge olacak kadar.” (Euripides, Medea, s.294-295)
Çünkü bu özdeyişin devamında yine Euripides’ten şu pasaja geliyor sıra:
“Avarelikle suçlanacak olmaları bir yana, milletin hasedini de çekecekler üzerlerine” (Euripides, Medea, s.296-297)
Son olarak keyifsizce seyrettiğim Petrov Grip Oldu adıyla Türkçe altyazılı seyredebileceğiniz bir filmi “Petrov Grip Oldu (2021) | MUBI de seyredilecekler listenize eklemenizi önererek, hafta ortasından, kaybedenler değil kaybettirilen kulüplere çeki düzen verip, yapmaya dair fikri olmadan üstyapıyı oluşturanlara şimdilik söyleyecek son sözüm de şu olsun: Temel sağlamsa çatı katı yıkılsa da, yapının devamlılığı esastır. Çatı yenilenir, yapı onarılır. Burada 100 yıllık Cumhuriyet, kökleri ve temelleri sağlam olan yapıyı; fillerin, zürafaların, aslanların, kaplanların bulunduğu Atatürk Orman Çiftliği ülkenin başkentindeki doğayı temsil ediyor varsayalım. Bunca insanımızın yıkım altında kaldığı böyle zor zamanlarda tarihe not olarak düşmek amacıyla yazıyorum. Saray bir çikolata markası diye biliyorum, kaçak olan sarayınsa ya yeniden hayvanat bahçesi, ya kütüphane ya da kampüsü Toki tarafından yapılmış üniversitelerle, daha köklü üniversitelerin kaynaşma noktası olana kadar; ne para ne pul derdinde, temel senaryo eğitimi almadan psikolojisiyle oynadığınız bu halktan biri olarak, birey olamamışların kısa devre yaptığı, mavi ekranlara ara ara bile denk düşmezken ben; Edison değil Tesla’nın elektriği bulduğunu ve yapıcıların her zaman yıkıcılardan üstün olduğunun bilinciyle, bilim ve teknik dünyasının kıyısından köşesinden değil, mühendis bir ailede büyümüş makine mühendisliği terk bir öğrenci olarak; reklamlar dahil, ne arzularsanız onu, ne kadar saniye talimat aldıysanız o kadar kurgulayabilen kanallar çağında, teknik senaryo nasıl düzenler toplumu ve korumak adına sevdiklerimizi çıldırsanız da atacağımız tekil adımlarda, salsanız da çetelerinizi; tedirgin bir hareketsizlikle bekleyişi çok beklersiniz. Tek bıyık Hitler örneğini sürdüremediğinizde ve olayları belirleyenlere sağlıkla dolu, kaleminden kazancını kimseden emir almadan, okuduğumu belirlerken, okumadığımı belirlemeyi neden ve sonuçlarla, ben buralardayken zaman bulursam, seçilmiş ve kimliksiz olmayan kalabalıkta da konuşurum.[1]
Adını Koyamadığım Partiye karşı, Allahın köylüleri
25.08.22’ – Trabzon
Onur Berkay Suiçmez
1001 Gece Masalları’nda, Şehrazad der ki: “Öykünün sonunda her zaman iyiler kazanır. ya da herkes kaybeder.”
Yaratıcı olan, aslolan Kadın’dır. Hükmeden de Adam.
Tanrı ve doğa kanunlarında doğal yapısıyla oynanmamış ve hakiki anlatılarda, antik çağlardan bu yana, Mezopotamya’dan Anadolu’ya -nedense çocukluktan beri pek yolumun düşmediği Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde de sergilenen- Toprak Ana, Kibele figürleri ve yazılı tarihteki diğer Türk destan ve anlatıları da çoğunlukla böyledir.
Bu yazıda, Deleuze’ün Fark ve Tekrar kitabının sonuç başlığında, temsilin eleştirisi bölümünü değerlendirmeye çalışacağım, kendi çalışmalarımı temellendirerek yeniye dair, dünyaya dair, entropiden, belirsizlikten, belirliliğe, özdeşlik, benzerlik ve karşıtlıklarla, -namaz kılmayan öldürülebilir ve de müzik dinleyen kafirdir- diye osursalar da, ayak kokularını arkasındakiler dışında kimsenin kafasına takmadığı, normal bireylerin alakası bulunmayan Türkiye gündeminde, memlekette, Türkiye’nin uçurumdan kurtulacağı günlerin hayaliyle, müzik dinleyip, cami duvarına işemeden, hiçbir şekilde inananlara hakaret etmeden, kalpten neye inanıyorlarsa devam etmelerini önererek, hiç kimsenin önünde önümü iliklemeden, her mahalleye parayı kim veriyorsa onun düdüğünün çaldığı müteahhit yapımı camilerde; kapının önünde ayakkabını çıkarsan cemaati fark etmeksizin, ayakkabının 60 lira da olsa 600 de, kaybolmama olasılığı olmayan halılarda hiç boyun eğmeden, hangi din ve hangi medeniyet döneminde, ortaçağ desek hafif kalır- kutsal olana dair hiçbir fikri olmayan din adamları yaşamıştır, hüküm sürmüştür, buna dair düşünerek başlayacağım. ama öncelikle birkaç ay önce yazdığım, blogumda yanyana ve elele sevgililerime adadığım düşüncelerimden altta kalmış şu bölümü bireysel tanışıklığımın bulunmadığı okuyucularıma hatırlatmam şart gibi görünüyor.
“…Fark ve tekrar, özdeşin ve olumsuzun, özdeşliğin ve çelişkinin yerini almıştır… Özdeşten kurtulmuş, olumsuzdan bağımsız, saf farklara müracaat etmenin elbette tehlikeleri vardır. En büyük tehlike güzel ruhun (sahte) temsillerine düşmektir; daha da tehlikeli olan kanlı savaşlardan arındırılıp, bütünleştirilebilir farklar dünyasına adım atmak.”[2]
Gerçek bir felsefe kitabını hayali ve numaradanmış gibi anlatmayı başarabilmek gerekir.[3]
Tekrar etmek, belli bir davranış sergilemektir fakat bunu biricik veya tekil olan, dengi veya benzeri olmayan bir şeye ilişkin olarak yapmaktır.[4]
Her şey eşit! ya da “Her şey geri döner!” nidalarının yankılandığı yer açık olarak tek sesliliğe aittir. Fakat her şey eşittir ve her şey geri dönecektir demeden; tek ve aynı bir ses, tüm damlalar içinde tek ve aynı olan bir okyanusa da dairdir. Her bir olan, her bir damla ve her bir sesinin aşırılık durumuna, yani hareketli noktası üzerinde yer ve kılık değiştirdiğini yoksa nerede bulunursa bulunsun aynı kalacak şekilde, bulunduğu konumunu değiştirse de potansiyel haldeki enerjisini koruyup korumamasının herhangi bir belirsizliğe dair hiçbir şeyi barındırmadığını, çamur atanların çamura battığı, karanlığa aitmiş gibi gösterilenin de ışıklar kapalıyken dahi yolunu ve özünü bulabildiğini, Eylül ayına bir hafta kalmadan Trabzon’dan bildirmiştim.[5]
Şimdiyse akan zamanın hızlandığı ve yavaşladığı yanında bulunduğum güzellikler dışında değişen hiç ama hiçbir şey yok.
Kaynakça
Aristoteles. (2021). Retorik. Istanbul: Türkiye İş Bankası – Kültür Yayınları.
Eisenstein. (1986). Sinema Dersleri. Istanbul: Hil Yayınları.
Petrov, G. (2007). Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Istanbul: Koridor.
[1] Fin Kültürü ve Ahmak Bilgisi – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından (onurberkaysuicmez.wordpress.com)
[2] Deleuze, G. (2021). Fark ve Tekrar. (B. Yalım, & E. Koyuncu, çev.) Istanbul, Beşiktaş,: Norgunk.s.15-16
[3] Deleuze, G. (2021). Fark ve Tekrar. (B. Yalım, & E. Koyuncu, çev.) Istanbul, Beşiktaş,: Norgunk.s.18
[4] Deleuze, G. (2021). Fark ve Tekrar. (B. Yalım, & E. Koyuncu, çev.) Istanbul, Beşiktaş,: Norgunk.s.19
[5] adını koyamadığım partiye karşı – allahın köylüleri – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından (onurberkaysuicmez.wordpress.com)

Yorum bırakın