Onur Berkay SUİÇMEZ
19/01/2025 – Emek, ANKARA
Öncelikle bu yıl Anadolu takımlardan en çok seyircisi olanların deplasmanda oynadıkları maçlarda, evinde kazanamadığı veya puan alamadığı maçlardan daha iyi oynadığı bir futbol sezonu yaşamaktayız. bir lig süresi boyunca en çok puanı kendi evinde değil de dış sahalarda kazandığı bir sezon oluyor 2024/2025 sezonu. İstisnalar kaideyi bozmaz diye bir laf da var. ama, Istanbul takımları o kadar yükseldi o kadar yükseldi ki kendi takımlarında oynatmayacakları oyuncuları bile adına Süper Lig denilen ligteki diğer Istanbul takımlarına kiralayabiliyorlar. Anadolu kendi yağında bile kavrulamayacak kadar borç batağında, niye, çünkü Avrupa Kupaları’nda yıllardır hiçbir başarı elde edemeyen Istanbul büyükleriyle Türkiye’deki liglerde ve kupada yarışmak adına elinde olan veya olmayan parayı harcamakla yükümlüymüş gibi hissediyor kulüp başkanları anlayabildiğim/anlayamadığım kadarıyla, bu süreçten sonra yine bir Anadolu takımı şampiyon olduğunda durumlar hiç değişmemek üzere değişecek diye düşünürken dilerim o zaman başkent olmayan Istanbul, deprem ve yıkımla yüzleşmek durumunda kalmaz. Çünkü, ülkede siyasetçiler sıkıştıkça nere olduğu fark etmeksizin doğal gaz çıkarıyorlar da, Istanbul merkezi sistemle doğalgazı alan bir şehir hüviyetinde, oysa bütün Anadolu şehirlerinin emeğini ya üzerinde taşıyan ya da taşıyacak olan bir şehirden farksızdır normal şartlarda.
Neyse, bugün de siyaset yapmayacağım. Zaten hiç yapmıyorum ve çok çok önceleri de dediğim şekilde hem siyaset hem de edebiyat tamamen boşken ve bana hiç hitap etmezken, blogumda bütünsel yazılarımı biriktirip, 7. Sanat ve her şeyi içerisinde barındıran Özgür ve Bağımsız Sinema adına, tekil çalışmalarımı sürdürüyorum.
X /eski Twitter hesabımı yorumlar ve kişisel yazılarımdan anlık durum bildirmek için kullanırken. Buraya da ara ara bağlantılarımı gömüyorum ki neredeyse 4 yıl önce açtığım blogumdaki yazılarım yeniden okunabilsin.



“Hangi takım şampiyon olursa, onu tutandan olmayın.” yeterli ve bir tek cümleyle bitirebilmek için başlayan pek çok özgün şarkısı benzeri serim, düğüm ve çözüm cümlesi olmuş.” yukarıdaki şarkı için yorumum bu.
bugün iki deyimi “kendimce” yorumlamak istiyorum. hayatta çok sık karşımıza çıksa da çıkmasa da. birincisi şu; “ver lefter’e yaz deftere.” bu bence temelde şu anlama gelmeli. futbol terimi ve oyunu bilmeyene şaşırtıcı belki ama topu bana at gerisini bana bırak, ya da, sen hiçbir şey yapma, çözüldü bil. ben bugüne kadar hiçbir konuda bireysel sorumluluklarımı yerine getirmeyip, üzerimdeki yükümlülükleri yerine getirmeden atıp tutmadım. ancak bir, bir buçuk yıllık tez yazım sürecimde farkına vardığım herkes tür olarak insan olsa da, farklı cins ve egolarla teker teker mücadele etmektense doğrudan sisteme tosladım. kabûl ettiğim yeterli tek eleştiri: karşında hiç kitap okumamış birine bu tezini nasıl anlatacağını biliyorsan, o zaman, en yetkin kişiye de açıklayabilmelisin aynı şekilde. değerlendireceğim ikinci deyim de şu; “ömür çürütmek”; yaptığın çalışmayla birlikte hayatın belli bir bölümünü zaman hırsızları yüzünden boşa harcamak anlamında kullanılmalı diye düşünüyorum bunu da. hiç rus romanı okumamış biri hayatı amerikan rüyası olarak değerlendirebilir. ama herkes kitap yazmaya başlamadan önceki zamanda, iki mühendis ana, babanın hayatına doğduğumdan bu zamana, bana verilen adımla ve önümdeki fırsatları sorun yaratmadan problem çözerek ve sadece kendimle özdeşleşmiş bir karakter olarak yaşamaya devam ederken, başkasının bahçesindeki meyvalara el uzatmadan önce, kendi bahçemiz ne başkalarının arka bahçesi, ne de fenerle aydınlatılmıyor ve doğal olarak büyüyorken, herkesin kendi memleketi kadar derdi olduğunu da varsaymıyorum. nasıl bir sonla bitireyim diye düşünürken; dinlenip çalışmazken üzerimizden çıkardığımız oblomov hırkasını biz çalışmaya meyil ettiğimizde şoltz’lar giyse bile, oblomov’un kendi hikâyesinin farkında olduğu zamanda, amerikan mandalarıyla hayat hırsızları ne yaparsa yapsın, yaşam su gibidir ama her sudan da içilmez. ve bazen oruç olmakla kastedilene de bakmalısınız tekrar tekrar insanın kendine verdiği sözleri, başkaları için değil, kendin için yerine getirdiğinde anlamlı olacağını bilip, herhangi bir meseleyi zamanının dışında aceleyle çözmeden evvelinde. son olarak, sistem eleştirimi üstüne alınıp danışmanlığımın bırakıldığı tez çalışmamı herhangi bir danışmanım olmadan sunma aşamasında, kendi belirlediğim yöntemle sizlerle buluşturduğumda durumlar değerlendirilir tekrardan. şimdiden iyi haftasonları dilerim.
Yeni yılın 19’uncu günündeyiz. Ne yeteneksizsiniz türkiye diye hepimizi aşağılayanlar değişti ülkemde, ne de şarkılarıyla sidik yarıştıranlar. Birlik olsak kültürel olarak, ne etrafta patlak ampül kalır, ne de aydınlatılmadan üzeri örtülen olay ve durumlar. Yine de kime reyting vereceğinizi siz seçebilirsiniz, eğer kendinizseniz.
Norm Ender’in Cumhuriyet’in 100. yılını kutladığı Parla şarkısıyla parladığı zamanlarda, o zamanki kız arkadaşım Hilal hanımcığım’la çok huzurlu ve anlamlı bir ilişki içerisindeydim. O da öyle diyordu zaten, sadece hislerimizin karşılıklığı karışıklıklar arasında kayboldu ve tekilliğimiz içerisinde başkalarınca çıkarılan bir hortum veya fırtına sonrası gibi dindi, sonrasındaysa anlamsızca bittiğindeyse dedim ki kendime demek ki o kadar da huzurlu değilmiş.
Bugün ne zamandır aklımda olan bir şarkı değerlendirmeyi önceki denemelerimden birinde bir bölümünü şöyle aktardığım kadar, şarkının kendi orijinal sözleriyle birlikte paylaşacağım. O yüzden yazıyı en alttan en üste doğru da, en üstten en alta doğru da okusanız hiç fark etmez, okuyun yeterli.

Yorum bırakın