Başkaldırıyoruz!


Onur Berkay SUİÇMEZ

28 Kasım 2025 – Ankara


https://www.academia.edu/145191352/


Özet

Bu belge, Türkiye ve dünya genelinde üniversite, eğitim ve gençlik mücadelelerini kapsamlı biçimde ele alan bir derleme çalışmasına öğrenci bakışıyla bir yeniden yorum çalışmasıdır. Ele alınan kitap, gençlik hareketlerinin tarihsel ve güncel durumlarını, eğitim sisteminin kapitalist dönüşümünü, işsiz gençliğin sorunlarını ve üniversite gençliğinin muhalefet dinamiklerini teorik ve pratik boyutlarıyla incelemektedir.

Kitap, gençlik hareketlerinin tarihsel kökenlerine ve devrimci gençlik kavramına odaklanmaktadır. Gençliğin topluma yeni katılan kuşak olarak tarihe olumlu iz bırakma arzusuyla hareket ettiği vurgulanmakta, kapitalist krizin gençliği tüketime sürükleme çabalarına karşı direnişleri ele alınmaktadır. Gençlik, modernitenin değerlerinin yıkılmasından duyduğu korku ile sokaklara dökülmekte, yeni bir toplum ve insan yaratma arayışındadır. Bu bağlamda, komünist hipotez gençliğe yön gösteren bir ilke olarak sunulmaktadır.

Eğitimin kapitalist toplumdaki çelişkileri, sermayenin eğitimden hem nitelikli emek gücü ihtiyacı hem de emekçi sınıfların bilinçlenme endişesi ekseninde tartışılmaktadır. Avrupa üniversitelerinin Humboldt Üniversitesi örneğiyle bilimsel özgürlük ve araştırma temelli yapısı ile neoliberal dönemdeki piyasa odaklı üniversite modeli karşılaştırılmaktadır. Türkiye’de 1981 YÖK kurulmasıyla başlayan merkezi otorite kontrolü, bilimsel özerklik ve akademik özgürlüklerin ortadan kalkmasına yol açmış, üniversitenin toplumsal aydınlanma işlevi zayıflamıştır. Öğrenci hareketlerinin bu ortamda aydınlanma geleneği ile piyasa odaklı tutuculuk arasında önemli bir rol oynadığı belirtilmektedir.

2000’li yıllarda öğrencilerin güvencesizleşme ve işsizlik tehdidiyle karşı karşıya kalması, yeni öğrenci hareketlerinin temel dinamiğini oluşturmuştur. Öğrenciler bireysel çıkarların ötesinde kolektif, devrimci toplumsal tasarımlar ortaya koymakta ve bu hareketler küresel çapta yayılmaktadır. Öğrencilerin halen orta sınıf kökenli olması, sınıfsal dönüşümlerle birlikte hareketin karakterini şekillendirmektedir. Ayrıca akademisyenler de üniversitenin piyasa ve devlet kontrolüne karşı öğrencilerle dayanışma içinde tepkilerini artırmaktadır.

Küresel ölçekte diplomalı işsizliğin artması, gençlerin eğitim sonrası iş bulma umutlarını zayıflatmakta, bu durum “Geleceksiz Kuşak” kavramıyla tanımlanmaktadır. İşsiz gençler, ekonomik ve kültürel sermayelerine bağlı olarak farklı deneyimler yaşamaktadır. Neo-liberal ekonomik dönüşüm, gençlerin iş piyasasına güvencesiz ve düşük ücretli işlerde girmesine yol açmakta, bu da gençlerin toplumsal dışlanma tehdidini artırmaktadır. Gençlik, kapitalist üretim ilişkilerinin dışında kalmanın getirdiği eleştirel bilince sahip olmakla birlikte, bu durumun ideolojik bir dolayım aracılığıyla siyasallaştığı ifade edilmektedir.

Türkiye’de üniversite öğrencilerinin yarı zamanlı, düşük ücretli işlerde çalışması yaygınlaşmakta, bu durum öğrencilerin eğitim ve çalışma hayatlarını zorlaştırmaktadır. Öğrencilerin eğitim hayatı, kariyer planlaması ve sosyal etkinlikler CV oluşturma mantığıyla şekillendirilmekte, bu da öğrencilerin üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Üniversitenin piyasa ve sermaye ilişkileri içinde bilgi üretimi ve aktarımında merkezi bir rol oynaması, öğrenci muhalefetinin toplumsal eleştiride önemli bir aktör olmasını sağlamaktadır.

Üniversitenin devlet ve piyasa baskısı altında maruz kaldığı piyasalaştırma süreci, orta sınıfın sosyal ve ekonomik erozyonuyla birleşmekte, ancak öğrencilerin kültürel ve sosyal ayrıcalıkları devam etmektedir. Üniversite, gençlerin kendi hayatlarını ve zamanlarını örgütleyebildiği görece özerk bir alan olarak kalmaktadır. Bu alanın sahiplenilmesi ve “üniversiteli” kimliğinin oluşması, gençlik hareketlerinin örgütlenmesinde ve dayanışmasında önemli bir rol oynamaktadır. Türkiye’de gençlik, tarihsel olarak modernleşme ve kalkınma projelerinde merkezi bir konumda olmuş, ancak neoliberal dönemde bu rol dönüşmüştür. Aydınlanma geleneğinin korunması, üniversitenin özgür bilim üretimi ve demokratik yapısının savunulması için hâlâ kritik bir dayanak olarak görülmektedir.


Damla ÖZ; Ferda DÖNMEZ ATBAŞI ve Yalçın Bürkev’in editörlüğünde, Nota Bene Yayınları’ndan çıkan; birinci bölümünde: “gençlik ve mücadele” üzerine genel değerlendirmelerle başlayıp, “günümüzde gençlik hareketleri ve gençliğin karakteri” üzerine değerlendirmeler ve “üniversitede değişim: yokedilişe doğru” alt başlıklarıyla kuramsal boyutların ele alındığı; ikinci bölümünde “Günümüz Türkiye’sinde Öğrenci Gençlik Mücadelesi”, son ve üçüncü  bölümündeyse “Dünyada Yeni Dönem Gençlik Hareketleri” nin değerlendirildiği “Dünyada ve Türkiye’de Üniversite,  Eğitim, Gençlik Mücadeleleri: Gerçek Yıkıcı ve Yaratıcı” adıyla basılan kitap;

“Bu çalışma tüm dünyada ve Türkiye’de eğitim, üniversite ve gençlik mücadelelerinde dövüşürken yaşamlarını yitiren ya da bu nedenle şu an hapiste olan tüm gençlere ithaf edilmiştir.” (2011, s. 7)

cümlesiyle başlıyor. Eğitimin giderek artan bir biçimde ve nihayet bütünüyle paralı hale getirilmesine, öğrencilerin ulaşım, barınma ve sağlık gibi kamusal hizmetlerden paralı olarak faydalanmak zorunda bırakılmasına, her türlü bursun azaltılmasına ve bütün bunların sonucu olarak emekçi çocuklarının eğitim hakkının engellenmesine direnen ve karşı taleplerle politik gündeme damgasını vuran bir öğrenci hareketinin gündeme gelmesi[1], özellikle, 2008 mali krizi etkilerinin hissedilmeye başlandığı yakı dönemden itibaren “kemer sıkarak krizi savuşturma” politikaları şeklinde emekçi sınıfların kazanılmış haklarına topyekun saldırının rutin kapitalist işleyiş olduğu bir toplumsal ve siyasi ortamda, artarak büyüyen ve bulundukları coğrafyanın sınıf mücadelelerine eklemlenen veya eklemlenme yolunda olan öğrenci hareketleri detaylı  ve dikkatli bir tahlili hak etmektedir. Küresel kapitalist taarruzun en şiddetli çarpışma alanlarından biri olan eğitim alanının kitlesel bir karşı koyuşun odalarından biri oluşu, öğrenci ya da işsiz gençlik mücadelelerinin hızla toplumsallaşması ve geniş kitlelerden destek görmesi ve yükselmekte olan öğrenci hareketinin karakteri ve geleceği üzerine düşünme zorunluluğunu da doğurmaktadır[2].

Derleme kitap olduğundan, birden fazla yerli ve yabancı yazarın kaleme aldığı birden fazla eser bulunduğundan, bu kitap içinde yer alan en başta belirttiğim gençlik ve mücadele üzerine yazılan birinci bölümün birinci bölümünün yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun “Devrim ve Gençlik” başlığında değerlendirdiği konularda yerel ve yabancı mücadelelerinin “isyancı piyasası”yla, yeni ve canlı bir tüketici tabakasına ulaşma umuduyla beslenen ya da besleneceği umulan gençliği eleştirel olarak ele alıyor. Yıldızoğlu’na göre “eskiden” gençlik diye ayrı bir sosyal kategori yoktu (2011, s. 20). Ama, devrimciler her zaman için gençlerden oluşuyordu. İsim isim örnekler de veren yazara göre devrimcilerin genç olmasında şaşacak bir şey yok. Çünkü, topluma yeni girmeye başliyan kuşağın kendi zamanına damgasını vurma isteğinin, kısacası tarihe olumlu bir damga vurmak istemesinden daha doğal ne olabilir? (2011, s. 21) Sokaklara dökülen gençlikten kapitalist krizin hafifletilmesini daha fazla önceleyen sermayece, tüketime sürüklemeyi ön plana alındığında buna karşı duran kesimden de şöyle bir ses yükselmesi tabii oluyor.

“Yürüyorum. Çünkü; modernitenin en değerli kazanımlarının her şeyi mülk edinen, ama, kimseye hesap vermiyen bir finans ve aristokratlar çetesi tarafından yıkılmasından korkuyorum. Refah devletinin, sağlık ve eğitim sisteminin, halk yararına sanat, bilim geleneğinin, azınlıkları ve yoksulları koruma ilkesinin ve bunlar gibi, üç yüz yıl boyunca insanların uğruna savaştığı ve öldüğü şeylerin yok edilmesinden korkuyorum.”  (2011, s. 22)

Bizim Türkiye özelinde 1980 Askeri darbesinden sonra şahit olduğumuz gibi bir reaksiyoner operasyon yapılması özelinde, direnen Aydınlanma geleneğinin “yeni toplum ve yeni insan yapılabilir, tarihin yönü değiştirilebilir” ilkesini arka planda tutulduğunda halkımız adına “yeni bir insan yaratmak”, “yeni bir toplum kurmak” da kaçınılmaz olarak despot bir “toplum mühendisliği” sonucunda ortada “ticaret yapmaktan ve bedensel itkilerin peşinden gitmekten, hazları tatmin etmeye” odaklanmaktan başka bir şey düşmüyordu. (2011, s. 23)

Böyle bir dünyada, gençlik ayaklanırken, kendine yeni ve yönlendirici ilkeler arıyor. Bu koşullarda içinde başka bir dünyanın olabileceğine (komünist hipotez) inanmak ve bunun için çalışma olasılığı “şimdiki zaman”da gençliğe varlığının yönünü, bu dünyada fark yaratan bir iz bırakacak biçimde belirlemesine yardımcı olucak ilkeleri sunuyor. (2011, s. 25)

Kitabın birinci bölümünün ikinci bölümünü eserin editörlerinden Ferda DÖNMEZ “Eğitim Mücadelesinin Ekonomi Politiği” başlığında değerlendirmekte. Kapitalist toplumda eğitim her zaman sorunlu bir konu olagelmiştir. Çünkü, sermaye sınıfı kendi çıkarları adına bir yandan emek gücünün daha nitelikli ve donanımlı olmasına ihtiyaç duyarken diğer yandan da eğitimin emekçi sınıfının daha bilgili ve dolayısıyla hakkını arama konusunda daha cesaretli ve isyankâr olmasına yol açabileceği endişesi taşımıştır. Bu ikircikli tutum sermaye ve işçi sınıfının arasındaki mücadelenin iki yüzyılı boyunca eğitim konusunda yaklaşımda birbirinden farklı durumlar ortaya çıkarmıştır. (2011, s. 27) Buna ve bu durumların yaratmış olduğu bütün çelişkilere rağmen; yine de herkes için parasız, özgürleştirici eğitim talepleri dünyanın farklı coğrafyalarından yükselirken içinden çıktıkları toplumların diğer talepleriyle bütünleşmekte ve insanlığın insana yaraşır bir yaşam sürmesi için ihtiyaç duyduğu her şeyi istemektedir. (2011, s. 29) Tartışmaya eğitimin işlevinin ne olduğunu düşünerek başlayabiliriz. Yeni doğmuş bir bebek neden kendi haline bırakılmaz da nefes almaya başladığı ilk andan itibaren ona bir şeyler öğretmek çabasında olunur. Buna basitçe, hayatını kendi başına idame ettirebilmesi için gerekli bilgilerle donatılmak zorundadır yanıtını verebiliriz. Bilindiği üzre, eğitim okul zamanında başlamaz ve o döneme kadar olan kısmında hep bireyin hayatını haz ve etrafıyla uyum içinde sürdürebilmesini sağlamaya dönüktür. O zaman okulda yapılan eğitimin işlevi nedir sorusunu sorabiliriz. Bu bölüme “Eğitim Mücadelesinin Ekonomi Politiği” başlığıyla katkısını koyan Ferda DÖNMEZ ATBAŞI; eğitim işlevsel olarak mevcut üretim biçiminde, insanların içinden geçmekte olduğu sisteminin amacı ve işlevi tutarlı mıdır sorusu ve yanıtını da şöyle sunmaktadır:

“Ailedeki eğitimin yanı sıra, okul eğitimi, insanı hayata hazırlar tezini -ki bu toplumsal olarak kabul görebilicek bir açıklamadır-Lenin’in sorusu olan, okul insanı hayata hazırlamalı mıdır sorusuyla mercek altına alıp basitçe elbette diyip geçiştirmektense “önemli olan hayata neyin gerekli olduğu ve bunun kime gerekli olduğunu bilmektir.” Tartışmasına başladığımızda yanıtlarımız çatallanacaktır. Hayat projeksiyonumuzda bireyin kendini gerçekleştirmesi, yeteneklerini keşfedip geliştirmesi ve hayattan aldığı hazzın yaptığı üretimle tanımlandığı bir tablo varsa ve bu bireyin mutlu bir yaşam sürmesi için gerekliyse, istenen eğitim sürecinin niteliği ve gerekliliğine dair bir fikrimiz olacaktır. (2011, s. 29)

İlk örnekleri 12. Yüzyılda görülmeye başlanmış olsa da modern anlamda üniversite Alman filozofların entelektüel üretimlerinin sonucudur ve ulus devletlerin ortaya çıktığı döneme denk düşer. O halde Avrupa üniversitelerini büyük ölçüde etkiliyen ve 1818’de Wilhelm von Humboldt tarafından kurulmuş ve son iki yüzyılın en önemli Alman filozof ve bilim insanlarından Johann Fichte, Hegel, Schopenhauer, Schelling, Liebneckt, Engels ve Einstein’ını ağırlamış Humbolt Üniversitesi’ni neoliberal kapitalist dönemin üniversitelerinden ayıran nitelikleri hatırlayalım. İlkin, “üniversite tüm disiplinlerdeki eğitim-öğretim etkinliklerinin araştırma etkinlikleriyle birlikte ve bir bütün olarak yaşama geçirildiği bir kurumdur ve meslek okulu ya da teknik yüksek okuldan farklıdır.”. “Meslek edindirme amacı gözetmeksizin, eğitim, öğretim ve araştırma yapar.”. “Bilim için bilim yapılmalıdır ve nihai amaç insanların kendilerini tanımalarını ve donatmalarını sağlamaktır.”. “Bütün bunların gerçekleştirilebilmesi için devlete düşen görev, akademisyenleri görevlendirmek ve bilim üretebilecekleri özgür ortamı sunmaktır.”[3]

1981’de YÖK’ün kurulmasıyla başliyan merkezi otoriteye bağlanma, kontrol altına alınma tecrübesi Türkiye üniversite yaşamını içinde bulunduğu döneme sürükliyen yokuş aşağı yolun başlangıcı olmuştur. Bilimsel özerkliğin ve akademik özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı bu “yeni” düzende bilimsel araştırma yapması gereken kurumların siyasi güdülerle hareket etmesi ve bilimsel önceliklere göre değil biyolojik ve ideolojik yakınlık ilişkilerine göre kadro tahsisleri yapılması da bu durumda “olağan” gelişmeler olmuştur. Bütün bunların sonucu olarak gelinen noktada “temizlenmiş, uyumlulaştırılmış” üniversitenin iki önemli bileşeni -öğrenciler ve idari personel- üniversitede demokratik karar alma süreçlerinin tamamen dışına itilmiş ve akademik kadroların karar mekanizmalarına katılımı da görece kısıtlı bir alana hapsedilmiştir. Hayata geçirilen mevcut yapı içinde, üniversitelerin toplumun aydınlanma ve bilim üretme ihtiyaçlarına yanıt verme anlamında ne yerlerini ne de anlamlarını korumuş olmaları ne yazık ki beklenemezdi. Nitekim bilimin ve bilim yapılmasını olanaklı kılan demokratik süreçlerin, piyasanın ve neoliberal ideolojinin boyunduruğu altında ezilmesi, toplum nezdinde üniversitenin ve bilimin insanlarının itibar kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. (2011, s. 37) Öyle görünüyor ki, üniversitenin bütün kurucu unsurlarıyla kalkıştığı mücadele aydınlanma geleneği ile ruhban geleneğinin çatışmasına dönüşmüştür ve böyle de devam edeceğe benzemektedir. Akılcı düşünceyi özgürleştirmek ve toplumsal yaşamı ve işleyişi akla dayalı olarak yönlendirmeye çalışmak bunu yaparken emekçi sınıfların çıkarlarını gözeten bir iktisadi-siyasi dünya tahayyül etmek yaratılacak “yeni aydınlanma”nın temel dayanağıdır. Bu anlamda burjuva aydınlanmasından farklılaşacak yeni oluşumda öğrenci eylemliklerinin oyniyacağı rol şimdi olduğu gibi yakın gelecekte de çok yaşamsal olacaktır. Çünkü “piyasacı tutuculuğun” en çok zarar verdiği kesimler içinde ideolojik ve biyolojik olarak en dinamik olan kesim öğrenci gençliktir. (2011, s. 40)

1968 hareketinde öğrenci gençler artı zamana orta sınıf köklerinin verdiği imkanlarla el koyuyor ve dünyadaki sosyalist ve ilerici akımların da etkisiyle geleceğini toplumunu düşünüp bunu hayata geçirmek için koşulları zorluyorlardı.

2000’ler hareketinin tetikliyen çelişkiyse onca yılını eğitime harciyan gençlerin doğrudan doğruya bu kapitalist sistem içinde asgari temel insani ihtiyaçlarını giderecek bir yaşam kurabilme imkanının kalmamasına, yani güvencesizleştirilmeye ilişkin bir çelişkidir. Diploma sahibi olmanın iş garantisi sağlamadığı bu sistemde nitelikli bir emekçi olarak bile var olma imkanının rekabetle belirlendiği toplumsal gerilim, tartışılan yeni gençlik hareketinin bataryasıdır. (2011, s. 42)

O halde söz konusu farklılaşma yani toplumcu, dayanışmacı öğrenci kimliğinin yaratılan rekabet ortamı nedeniyle erozyona uğruyor olması yeni öğrenci hareketinin önemini ve etkisini azaltır mı? Şüphesiz hayır. Ortaya çıkan öğrencilik pratiği farklı olsa da yapılan eylemler, yazılan bildiriler ve yükseltilen talepleri incelediğimizde salt bireysel çıkar gözetmediklerini görüyoruz. Öyle olsa sadece ortak talep yalnızca harç talebi olurdu. Oysaki taleplerin hepsi geleceğin daha iyi toplumunu ve yeni insanını resimliyen kolektif tasarımlardır. Bu anlamda devrimci düşüncelerdir. Devrimcilik devrimi yapıp yapmamakla sınanıcak bir nitelik olamaz elbette. Devrimciliği belirliyen şey bu yeni toplum tasarımını toplumsallaştırabilmek ve hatta sadece çabalamaktır diyebiliriz. (2011, s. 43)

Öğrenciler yeni toplum projelerini hala dillendirebilen, bunu sosyalleşerek üstelik sadece ulusal çapta değil küresel olarak da toplumsallaştırabilen, siyasallaştırabilen öznelerdir. Her anlamda muhafazakarlıkla mücadelenin de bir öznesi olan bu grup doğası gereği muhafazakarlığın muhattabıdır. Bu anlamda, devrimci bir özne olmiya da aday ve muktedirdirler. O nedenle halihazırda tüm dünyada patlak veren toplumsal kalkışmaları düşündüğümüzde, öğrencilerden gelen taleplerin, tıpkı 68’deki gibi yeni bir evre açabilecek bir gücü olduğunu söylemek mümkündür. (2011, s. 44)

Öğrenci gençliğin hala toplumsal kökleri ağırlıkla küçük burjuvaziye ya da şimdilerin yaygın deyimiyle orta sınıflara dayanmaktadır. Zira ancak belirli bir gelir seviyesindeki ailelerin çocukları üniversiteye gidebilmektedir. Dolayısıyla orta sınıfların proleterleşme süreci tamamlanmadan öğrenci gençliğin orta sınıf kökeninden ileri gelen özellikleri de değişmiyecektir. (2011, s. 46) Öğrencilerin dışında, üniversitenin en önemli bileşenleri olan akademisyenler iki ana neden üzerinden giderek güçlenen tepkiler ortaya koymaktadır. Bu tarihsel süreçte tasfiyesi için gerekli iktisadi ve siyasi koşulların hazırlandığı üniversite kurumunun yaşanan düzenlemelere karşı refleks göstermesinin kolay olmadığını daha önce belirtmiştik. Ancak, yükselmekte olan öğrenci hareketinden etkilenen ve aynı zamanda onu etkiliyen direnç dinamiklerinin varlığı da göz ardı edilemez. Güçlü öğrenci hareketliliklerinin olduğu Yunanistan, İspanya gibi ülkelerde oldukça militan tutumlar almaya yönelen yeni bir akademisyen kuşağı da belirmektedir. Bu kuşağın tepkileri bir yandan üniversitenin bilimsel atmosferinin çöküşün, diğer yandan da güvensizleştirmeye karşı gelişmektedir. (2011, s. 47)

Öğrenci – Gençlik mücadelesi 2000’lerin ikinci yarısından itibaren 5 kıtada ve birçok ülkede geniş kitlelerin katıldığı işgal ve protesto yürüyüşleriyle yükselişe geçmiş ve gerçekleştikleri ülkelerde siyasi gündemin önemli konularından biri olmuştur. Yaşanan dönüşümler, sermayenin kamusal olana nüfuz etme ve metalaştırma ihtiyacının sonuçlarından biridir ve bu nedenle diğer özelleştirme ihtiyacının sonuçlarından biridir ve bu nedenle diğer özelleştirme tecrübelerinde olduğu gibi toplumun geniş kesimlerini etkilemiştir. Eğitimin anayasal bir hak olmaktan çıkarılıp yoğun bir şekilde metalaştırıldığı süreç, emekçi çocuklarının doğrudan ve açıkça eğitim olanağından dışlandığı ve yeni dalga neo-liberalizmle çözülmesi hızlanan orta sınıfların siyasi mücadele alanına çekildiği gelişmelere sahne olmuştur. (2011, s. 48)

Mücadelenin geldiği noktada, neo-liberal kapitalizmin erken evrelerine göre daha örgütlü ve tecrübeli bir öğrenci – gençlik hareketinin varlığından söz etmek mümkündür. Dolayısıyla, birçok ülkede ve örnekte çeşitli kazanımlar elde edilmiş ve eylemlilik süreci saldırıyı geri püskürtmese de durdurmayı başarmıştır. Her kazanım mücadele sürecini güçlendirmekte ve her yeni saldırı sınıfsal kini daha berraklaştırarak tarafları bilemektedir. (2011, s. 49)

Üçüncü konu başlığı olarak seçilen; “Geleceksiz Kuşak: işsiz gençler ışığında gençliği yeniden düşünmek[4]” makalesinde başlık olarak seçilmiş kuşak şöyle tanımlanıyor:

Kuzey Hindistan’ın Meerut kentinde okiyan üniversiteli gençler “Geleceksiz Kuşak” adını verdikleri bir öğrenci topluluğu kurdular. Geleceksiz Kuşak Kuzey Hindistan’da mezun olan öğrencilerin diplomalarının değerini yitirmesini ve yerel istihdam olanaklarının azalmasını kınamak için ayda bir kere toplanıyor. Topluluk üyeleri genel olarak 20 yıldan uzun bir zamanı örgün eğitim görerek harcadı ve hiçbiri maaşlı bir iş edinme güvencesine sahip değil. (2011, s. 51)

Tüm zorluklara rağmen umut sürüyor; dünya umutla devam ediyor. Öte yandan tek kişilik bir devlet işi için 42.000 başvuru olunca elimiz kolumuz bağlı mı kalmalı? Diplomalı işsizlikteki artış, Hindistan’da ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşiyan gençlerin temel sorunu olmanın yanı sıra hükümetlerinin uluslararası örgütlerin ve aktivistlerin bu konudaki kaygıları giderek artıyor. Eğitim, dünyanın hiçbir yerinde, gençler için istihdam olanakları yaratmada artık başarılı değil. Başarı imajı için temel alınan kriterlerin daha nitelikli ve beyaz yakalı işlere girmek olarak belirlenmesi, günümüzde eğitim süresinin daha fazla uzamasını beraberinde getirirken, anne-babaların örgün eğitim için harcadıkları çaba, zaman ve para artış gösterdi. Çoğunlukla farklı biçimlerde gelişen neo-liberal ekonomik değişimler dünya çapında özellikle güneyde ve kuzeydeki bazı yerlerde, diplomalı gençler için devamlı ve yüksek maaşlı iş edime olanaklarını baltalıyor. Modern neo-liberal ekonomik dönüşümün en sarsıcı paradokslarından biri de bunlardan dolayı ortaya çıkmıştır. Hem de önceden pek çok insanın eğitimin sunduğu olanakların farkına vardığı bu zamanda. (2011, s. 52) Ancak sosyal sınıf, gençlerin işsizlik kültürünü sürdürebilme yeteneğini biçimlendirir. İşsiz kimlikleri genellikle pahalıya mal olur; tüketici modeli işsiz gençlerin kaynaklarını kurutur ve “Geleceksiz Kuşak”ın bir parçası olma iddiasıyla işsiz kimliği oluşturma çabaları, amelelik gibi yerel düzeyde mevcut küçük düşürücü bir işte çalışmayı çoğu kez reddetmeyi gerektirir. Anne ve babalar çoğu kez çocukları için işsizliği bir süs olarak görme ve genç erkeklerin bedensel işlerde çalışmayı reddedişleriyle beraber ortaya çıkan hane gelir kaybını gözden çıkarmaya heveslidir; bazı durumlarda genç kadınlar erkek kardeşlerinin tembelliğine destek olmak için beden emeği yoğun işlerde çalışır. Ancak, aile kaynaklarına başvurma yarışı karşısında yoksul kesimden gelen birçok genç, diplomalı işsizlik bilinçlerini geliştirme çabasını terk etmek zorunda bırakılır. (2011, s. 62-63)

Bireylerin okul veya üniversite eğitimi sonrası başarı şansları çoğu zaman sahip oldukları ekonomik, toplumsal ve kültürel sermayeye bağlıdır. Bourdieu aynı zamanda, sermayenin değişik biçimlerinin insanların alışkanlıklarıyla oluştuğuna dikkat çeker: kişinin hareketleri, tepkileri ve zevkinin altında yatan kültürel yapılar insanların geçmiş tecrübelerinden ortaya çıkar ve geleceklerini de şekillendirir. Sınırlı sayıdaki iş için rekabet durumunda Bourdieu, zengin kişilerin piyasaları güvenle ve kolaylıkla referans ve iş edinecek biçimde yönlendirme becerisinin altını çizmek için alışkanlık kavramını kullanır. Bourideu, zengin gençlerin sahip olduğu ”oyunu hissetme” ve altında yatan toplumsal, ekonomik ve kültürel kaynaklardır; sözü geçen kaynaklar küresel güneydeki diplomalı işsizler içerisinden zengin kesimi, daha yoğun biçimde dışlanmış gençlerden ayırt edecek bir keskinlik sağlar.  (2011, s. 64) Siyaset alanında Asya, Latin Amerika ve Afrika’da bazı diplomalı işsiz gençler parti ve sınıf temelli politikaya karşı ilgisiz ve alaycı bir tavır takındı. Ancak küresel güneydeki işsizler üzerine yapılan birçok çalışma, gençlerin parti/sınıf temelli politika da dahil olmak üzre siyasi hareketlenmede yer almak için etkin çaba sarf ettiğine değiniyor. (2011, s. 65)

Bunların yanı sıra bazı gözlemler; Berking’in (1995) gençliğin değişen stratejileri üzerine çalışmasını anımsatıyor. Berking’in “ekoloji” olarak adlandırdığı yeni toplumsal dayanışma ağları kurma çabalarıyla aynı zamana rastladığı savunuyordu. Ekolojik metafor Berking için önemlidir. Çünkü, bireyselleştirilmiş ama devamlı sosyal aktörler arasında ağ kurma süreçlerinin yaratıcı, iki taraflı ve etkinin niteliğini gösterir. Bu tamamen Berking’in “zincirleme bireyselleşme” adını verdiği , son dönem küresel güneydeki diplomalı işsizlerin hikayesinde net bir biçimde beliren süreçlerdir; bunlar kendini çoğu zaman ekonomik değişimler tarafından yalnızlaştırılmış hisseden gençler arasında toplumsal ve[5] politik etkileşim ve ağ oluşturma süreçleridir. (2011, s. 71)

Aralık 2008’de 16 yaşındaki Aleksis Grigoropulos adlı gencin polis tarafından katledilmesi neredeyse iki hafta süren bir gençlik ayaklanmasını kışkırtmıştı. O zaman ayaklanmanın 700 bazen de 600 Euro kuşağının eseri sayılması gerektiği çokça ifade edilmişti. Yani daha 15-16 yaşından itibaren işsiz kalma korkusu yaşiyan, emek piyasasının basıncına maruz kalan, okul bitirse hem de iki üç diploma alsa, yüksek lisans ya da doktora yapsa bile işsiz kalabilceğini ya da daha iyi bir ihtimalle ancak sigortasız, güvencesiz, “esnek” bir işte veya işlerde çalışabileceğini gören, yaşiyan gençler. “Ağzıyla kuş tutsa”, babasının emekli olduğu yaşta emekli olamiyacağını, annesinin istifade ettiği sosyal güvenlik hizmetlerinden yararlanamicağını fark eden gençler. (2011, s. 117) Bu yeni radikalizmin ardında, Arap coğrafyasında sömürge sonrası devlet-toplum ilişkilerinin karakterinde neo-liberal devirde yaşanan bir dönüşümün yattığını söylemek abartılı olmaz: Sömürge sonrası dönemde eğitimli ve çoğu beyaz yakalı işlerde çalışan “orta sınıf” mensubu gençler bağımsızlığını yeni kazanmış devletlerin yarattığı olanaklardan istifade edenler arasındaydı. Dahası bu kesimler, özellikle mektepli gençlik, oluşmakta olan yeni ulusları “inşa eden” özneler olarak görülmekteydi. Bu mektepli gençlerin birçoğu, prestijli ve ayrıcalıklı kamu sektöründe bürokrat ya da teknokrat olarak çalışmaktaydı. Ancak, bu durum, neo-liberal yapısal dönüşüm siyasetlerinin uygulanmasıyla ve toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesiyle tersine döndü ve eğitimli gençler düşük gelir ve statülü işlerle ve marjinalleşmeyle karşı karşıya kaldılar.  Bu “orta sınıf” yeni yoksul gençler bir yandan da hak ettiklerini düşündükleri toplumsal statü hakkındaki şuurlarıyla yoksullaşmalarına ilişkin bilinçleri yükseltiyor. Bu durum onları potansiyel olarak siyasallaştırıyor, radikalleşiyor. (2011, s. 118-119)

Genç insanlar, hem de mektep mezunu genç insanlar, işsizlik tehlikesini, toplumsal dışlanma tehdidini geçmişten çok daha yakıcı bir biçimde hissediyor.  İş bulsalar dahi emek piyasasındaki konumları geçmiştekinden çok daha sallantılı oluyor. Esnek, güvencesiz, yarı zamanlı sigortasız, sendikasız işler bunlar. Daha “kalıcı” ya da güvenceli bir işe sahip olmak istiyen gençlerse bitmek bilmiyen ve kısmi ücretli ya da tamamen ücretsiz staj süreçlerine maruz tutuluyor. Böylece yeni nesiller emek piyasasındaki rekabetin basıncını çok daha erken yaşlardan ve çok daha şiddetli bir biçimde tecrübe ediyor. Gençlik, hatta öğrenci gençlik, günümüzde garantili bir toplumsal ilerleme yoluna sahip saygınlığı olan bir toplumsal kesim değil. Dolayısıyla da kapitalizmin iktisadi ve siyasal kazanımlarına dair savaş sonrasında Batı’da oluşmuş ilerleme mitinin artık hiçbir inandırıcılığının kalmamış oluşunun siyasal ve sosyal sonuçlarını ilk idrak eden ve “kötümserliği örgütlemeye” neredeyse insiyaki olarak girişenler bu durumdan en çok etkilenen genç nesiller oluyor. (2011, s. 120) Solun geleneksel düşünce dünyasında gençliği ayırdedici kılan belirleyici husus, gençliğin üretim ilişkilerinin dışında bir unsur olarak algılanmasıdır. Gençliğin bu konumunun kendisine toplumsal çelişkileri “nesnel” bir konumdan, adeta “dışarıdan” algılama gibi bir yeti kazandırdığı varsayılır. Gençliğin eğitim ve okul dolayısıyla geçici de olsa üretim sürecinin dışında kalmasının kural olduğu bir dönemde bu tanımlamanın elbette belli bir gerçeklik payı vardı. Buna göre, kapitalist toplumda insani ilişkilerin nesneler arasındaki ilişkilere dönüşmesini, söz konusu dönüşümün yabancılaştırıcı doğasını, sömürüyü “dışarıdan”, ayrıcalıklı bir konumdan kavrayan gençlik bu ilişkiler kendiliğinden sorgulamaya dönük bir bilinç geliştirebilecekti. Gençlik kapitalizmin çarklarının dışında olduğundan, bu toplumsal sisteme karşı neredeyse kendiliğinden eleştirel bir konum alabilirdi. (2011, s. 121) Bu kabullere göre öğrenci gençlik ve politika/muhalefet ilişkisi, gençliğin toplumsal düzenin dışında ya da kıyısında konumlanıyor oluşu ya da genç insanlara atfedilen kimi ayrıcalıklı nitelikler dolayısıyladır. Bu göre gençlik toplumun başka kesimlerinde olmiyan kimi nitelikleri dolayısıyla mevcut toplumsal düzen karşısında eleştirel/muhalif bir pozisyon alabilmektedir. Yani, gençlik ya kimi “doğal” addedilen biyolojik/psikolojik vasıfları icabı (ataklık, heyecanlılık, tez canlılık, dinamizm gibi) ya da öğrencilik dolayısıyla üretim ilişkilerine geçici surette de olsa dışsal bir konumda oluşunun getirdiği statü, yani başka bir deyişle “yarı aydın” konumu dolayısıyla politik bir özne haline gelmeye müsait bir pozisyondadır. (2011, s. 121)

Türkiye’de bu proleterleşme – prekaryalaşma sürecinin ilerlemekte olduğunu üniversite öğrenimi gören birçok öğrencinin garsonluk ya da çağrı sektörü gibi hizmet sektörünün yarı zamanlı, düşük ücretli alanlarında çalıştığını söylemek mümkün. En çok medya, çağrı merkezi, perakende mağazacılık ve sağlık sektörleri yarı zamanlı üniversite öğrencisi arıyor. Bunların arasında da en fazla tercih edilen iş kolları; çağrı merkez müşteri temsilcisi,  kasa görevlisi, satış danışmanı, fast food elemanları, garson, grafiker, veri giriş operatörü, tanıtım elemanı, stand fuar hostesi ve satış sonrası destek elemanı… “Allah, kimseyi hem okuyup hem de çalıştırmasın.” (2011, s. 128) Okurken çalışan öğrencilerin bu durumu nasıl anlamlandırdıkları üzerine   sistematik bir çalışma yok. Kaba bir değerlendirmeyle mesela “ekşi sözlük” sitesinde “hem okuyup hem de çalışmak” başlığı altındaki “entry”lere bakıldığında,  öğrencilerin değerlendirmelerinin iki kutup arasında salındığı söylenebilir. Bir yandan öğrencilik hayatı sırasında çalışmanın insana daha sonraki iş hayatında deneyim kazandırdığı, okul bittikten sonra iş piyasasına dahil olmayı kolaylaştıran bir faktör olduğu, hatta kişiyi olgunlaştıran bir deneyim olduğu şeklindeki klasik anlatı tekrar ediliyor. Diğer yandansa okurken çalışmanın yıpratıcı bir süreç olduğu, okulu ve dersleri aksatmaya neden olduğu, öğrencinin kendi gelişimi için serbestçe örgütleyebileceği  “boş” zamanını çalışma hayatının disiplinine tabi kıldığı için öğrencilik deneyimini içeriksizleştirdiği vurgulanıyor. Okurken çalışan birçok genç kendi durumlarını genelde bu iki kutup arasında, yani çalışmanın getirdiği bir dizi avantajla (mesela aileden maddi bağımsızlık) iş hayatının götürdükleri (fiziksel yıpranma, öğrencilik deneyiminin sıradanlaşması, manasızlaşması)  arasında bir çaresizlik hali olarak tarif ediyor. (2011, s. 130-131)

Kendi kendisine yatırım yapan bir özne olarak öğrenci, daha yükseköğrenim hayatının başlangıcından itibaren gelecekte emek piyasasındaki konumunu güçlendiricek adımlar atmaya koşullanıyor. Gelecekte “işe alınabilir” olmak pazarlanabilir yetenek ve hünerlere sahip olmayı zorunlu kılıyor. Öğrencinin yapması gereken ileride iş sahibi olabilmek için iyi bir dereceyle mezun olmaktan ibaret değil artık. İlgilerini, beğenilerini, meraklarını, “hobilerini” bir kariyer planlarmışçasına seçmesi, oluşturması gerekiyor. Hayata dair tercihleri onun yarın işveren önündeki statüsünü yükseltebilecek ya da azaltabilecek faktörler. İnsani her tür etkinliğin, her türlü değerin metalaşması, girişimci bireyin bizzat kendisini bir üretim faktörü olarak oluşturması ve sürekli’ olarak yeniden oluşturması anlamına geliyor bu süreç[6]. (2011, s. 134-135) Bu durumda üniversite öğrencisinin eğitim hayatı müfredattan bitirme projelerine sosyal sorumluluk projelerinden `hobilerine` kadar bir CV oluşturma mantığıyla tanzim edilmek isteniyor ve ediliyor. (2011, s. 141)

Öğrenci – Gençlik Muhalefetinin İmkan ve Açmazları başlıklı bölüm sonuca şöyle bağlanıyor. Kapitalizmin geç evresinde bilgi, sermaye birikim sürecinde merkezi bir konum ediniyor. Günümüzde sermaye – üniversite ilişkisini özgül kılan nokta, kurum olarak üniversitenin ve hatta tüm eğitim sisteminin sadece ideolojik ve kültürel yeniden üretimin değil, bizatihi iktisadi bir süreç olarak sermayenin birikiminin de kalbi haline gelmeye başlamasıdır. Bilginin kapitalist üretim ilişkilerin alanında edindiği bu kilit konum nedeniyle bilimsel bilginin üretim ve aktarım kanalları giderek daha fazla siyasal mücadelenin konusu haline gelmektedir. Öğrenci muhalefet elbette ki bu siyasi mücadelenin konusu haline gelmektedir. Öğrenci muhalefeti elbette ki bu siyasi mücadelenin potansiyel olarak en önemli aktörlerinden biridir. Dolayısıyla, günümüzde öğrenci muhalefetinin üniversiteye,  bilgi üretim ve aktarımına dair politik önerme ve talepleri, bilginin metalaşmasına karşı çıkışı, sadece kendi gündelik çıkar ve talepleriyle ilgili olmiyan çok daha kapsamlı bir toplumsal eleştirinin kışkırtıcısı olabilir. (2011, s. 149)

İşsiz gençliğin hareketlerin temel gücünü teşkil etmesinden dolayı, sol çevrelerde yapılan tartışmalarda kapitalist üretim ilişkilerinin üniversiteye tamamen nüfuz etmiş olduğu, gençliğin burjuva aydınlanma etkisizleştiği, üniversiteli gençliğin sahip olduğu “ayrıcalıklı konum”un artık var olmadığı iddia edildi. Üniversiteli gençlik, işçi sınıfının bir parçası olarak analiz edilmeye çalışıldı. Gençliğin “ideolojik” karşı çıkışlarından ziyade, neo-liberal tahribata karşı verdiği sınıfsal mücadelenin bir öğrenci hareketinin ortaya çıkışında belirleyici olduğu, sözü geçen tartışmaların pratik önermeleri arasındaydı. (2011, s. 152) Neo-liberalizm yüksek işsizliğin bir kural haline getirildiği, sınıfsal uçurumların gittikçe açıldığı, ekonomik büyümenin yoğun bir artı değer sömürüsüne ve işsizlik yönetimine dayandırıldığı bir toplumsal – ekonomik modeli inşa ediyor. Bu modelde sözleşmeli işçilik oranları yükselirken, orta sınıfların emek süreçlerine imtiyazlı katılımı sona eriyor. Keynesyen dönemin tam istihdama dayalı büyüme stratejisi yerini düşük istihdama dayalı büyümeye bırakıyor. Emek piyasasının teknik altyapısının gelişmiş olması, orta sınıfların ürettiği kafa emeğini değersizleştiriyor. Yüksek – öğrenim iki çelişkili gelişmeyi aynı zamanda yaşarken,  üniversite öğrencilerinin sayısı gittikçe artarken, emek piyasasının üniversite eğitimine ihtiyacı gittikçe azalıyor. Eğitimin orta sınıfları yeniden üreten işlevi sona ererken, yaygın bir proleterleştirme süreci orta sınıfları gittikçe daha fazla kapsıyor. Sonuç, olarak neo-liberalizmin bir yanda sosyal-ekonomik-ekolojik bir yıkıntıyı yaratırken, diğer yanda güvencesizleşme ekseninde işçi sınıfının devrimci potansiyelini olgunlaştırıyor. (2011, s. 153) İsyanın kıtalararası yayılışını mümkün kılan önemli bir dinamik, neo-liberal emek piyasasının ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılanırken,  aydınlanma geleneğinin “yük”lerini de sırtından atıyor. Üniversite bilimsel üretimci niteliğini yitirerek sermayenin ucuz işgücünü oluşturucak bir teknik okul kisvesine büründürülüyor. Kapitalist üretim biçimlerinde iş bölümünün giderek ayrıntılandırılması, bu iş bölümüne uygun nitelikte/niteliksizlikte insanları farklı eğitim süreçlerinden geçirerek üretmeyi üniversitenin sorumluluğu haline getirmiş durumda. (2011, s. 155) Sözü edilen iş bölümü öğrencilerin yalnızca mezun olduktan sonra karşılaştıkları bir olgu değil. Kapitalist sınıfsal eşitsizlikler meslek hayatından eğitim sisteminin en aşağılarına kadar nüfuz ediyorlar. Dolayısıyla üniversite özerkliğini yitiriyor ve sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretildiği bir saha haline geliyor. (2011, s. 156)

Üniversite eğitimi, artık birçok insanın gözünde, sınıf hiyerarşisinin üst basamaklarına geçiş için kullanabilecek bir ar dönem olmaktan çıkıyor. Fakat elbette yükseköğretime artan talep göz önünde bulundurulursa, üniversitenin güvenceli, iyi maaşlı bir hayata olmasa bile, iş bulmaya açılan bir kapı olma özelliğinin devam ettiği söylenebilir. Artık üniversiteye girmeyi motive eden unsur güvenceli bir gelicek beklentisi değil işsiz kalma korkusu. (2011, s. 156)

Küresel kapitalist kriz, işsiz kalma korkusuyla üniversiteye giren milyonlarca öğrencinin beklentilerinde yeni bir sarsıntıya yol açıyor. Çünkü artık üniversite bitirenlerin işsiz kalması istisnai bir durum olmaktan çıkıp genelleşiyor. Bu durum hem gençliğe yüklenen anlamlarda, hem de üniversiteye yüklenen anlamlarda bir değişimi aşığa çıkarıyor. Bu anlam kaymasının ortaya çıkardığı psikolojik etkiler 2010-2011 gençlik eylemlerini anlamak için kritik bir öneme sahiptir. (2011, s. 156)

Gençlik, tıpkı üniversitenin umut vadetmemesi gibi, artık toplumsal tahayyülde umudu çağrıştırmıyor.   Anne- babalarından çok daha uzun ve yorucu bir eğitim sürecine tabi olmuş gençler artık anne-babalarının sahip olduğu yaşam koşullarına bile erişemeyeceklerinin bilincindeler. Ailenin sos-ekonomik konumunda iyileşmeye yol açacağı düşüncesiyle üniversiteye gönderilenler, ailesinden daha az maaşlı ve güvencesiz işlerde çalışmaya mahkum oluyorlar. Gençler ailenin geleceğe dönük bir yatırımı olmaktan çıkıp, üniversite eğitimini finanse etmek için fazladan çalışan ailelerin gözünde her geçen gün daha büyük bir yük haline dönüşüyorlar. (2011, s. 157)

Üniversitenin sınıfsal hiyerarşiyi tırmanmak için kullanışsız oluşu öğrencileri geleceksizlikle yaşamlarının erken dönemlerinde yüzleştiriyor. Üniversite eğitiminde iyi bir geleceğe sahip olma beklentisi, kötünün iyisine razı olmaya doğru dönüşüyor. Bu durum başlı başına üniversite sisteminde bir krizi ifşa etse de, üniversite eğitiminin toplumun tüm kesimleri için tamamen değersizleştiği söylenemez. (2011, s. 158)

Üniversite eğitiminin yükü, orta sınıfların aşınmasına önemli bir boyut daha ekliyor. Emekli maaşıyla geçinen anne – babalar tekrar ve bu kez güvencesiz işlerde çalışmıya başlıyor; üniversite öğrencileri yarı- zamanlı işlerin peşinden koşuyor. Bu insanlar iş piyasasının bazı segmentlerinin ucuz iş gücü ihtiyacını karşılıyorlar. Orta sınıflar bir yandan proleterleşirken diğer yandan da orta sınıf ayrıcalıklarını korumanın ya da kaybedilmiş ayrıcalıklara ulaşmanın yollarını arıyorlar. Üniversite mezunu olabilmek bu yollardan biri olmayı sürdürüyor. (2011, s. 159)

Üniversitelilerin yaşamlarındaki sosyo-ekonomik gerileme, çoğunlukla birebir kendilerinin gelir kaynaklarındaki bir düşüşle değil, ailelerinin gelirlerinin düşüşüyle ilgilidir. Benzer şekilde üniversitelinin geleceksizliği çoğunlukla bir işçi olarak kendi yaşam sahasında deneyimlediği bir durum değil üniversite mezunu işsiz gençlerin dolayımıyla hissettiği bir olgudur. Bu tespit öğrencilerin karşı karşıya kaldığı geleceksizliği önemsizleştirmeyi hedeflememektedir. Aksine öğrencilerin ekonomik yoksunlaşmanın yanında psikolojik bir çöküşü deneyimlemeleri üniversitede isyan potansiyelini büyütmektedir. Fakat üniversiteli gençliğin siyasallaşmasının çeşitli dolayımlarla gerçekleşmesi, isyanlarda, sınıfsaldan ziyade ideolojik bir perspektifin hakim olduğunu göstermektedir. Bu ideolojik dolayım sayesinde, üniversiteli gençlik kendini toplumsal sınıflarla aynı gemide olduğuna ikna edebilmekte, emekçilerin ortak çıkarlarını savunmakta ve siyasallaşabilmektedir.

Bu çerçevede, üniversite öğrencilerinin yaşadığı sosyo-ekonomik gerileme, yalnızca bireysel ekonomik kayıplar olarak değil, aynı zamanda ailelerinin ekonomik durumlarındaki bozulma üzerinden de hissedilmektedir. Öğrenciler, genellikle kendi geçimlerini sağlama sorumluluğu taşımadıkları için, ekonomik sorunları dolaylı olarak ailelerinin gelirlerindeki azalma ile deneyimlerler. Bu durum, öğrencilerin ekonomik yoksunluk ve geleceksizlik hissini doğrudan yaşamalarından ziyade, çevrelerindeki mezun işsiz gençlerin durumlarından etkilenerek bu duyguları içselleştirmelerine yol açar.

Ancak bu dolaylı deneyim, öğrencilerin karşı karşıya kaldığı geleceksizlik duygusunu önemsizleştirmez. Tam tersine, öğrencilerin ekonomik açıdan zorluk yaşamalarının yanı sıra, geleceklerine ilişkin umutsuzluk ve çaresizlik hissetmeleri, üniversite ortamında isyan ve muhalefet potansiyelini artırır. Yani, ekonomik yoksunluk psikolojik bir çöküşle birleştiğinde, bu durum gençler arasında toplumsal hareketlilik ve protesto eğilimini tetikleyen önemli bir unsur haline gelir.

Öte yandan, üniversiteli gençliğin siyasallaşması çoğunlukla doğrudan maddi koşullardan değil, çeşitli dolayım süreçlerinden geçerek gerçekleşir. Bu nedenle, üniversite gençliğinin katıldığı isyan ve protesto hareketlerinde sınıfsal motivasyonlardan ziyade ideolojik yaklaşımlar öne çıkar. İdeolojik dolayım, üniversiteli gençlerin kendilerini toplumsal sınıfların ortak çıkarları doğrultusunda konumlandırabilmelerini ve emekçi sınıfların haklarını savunma yönünde bir bilinç geliştirmelerini sağlar. Böylece, üniversiteli gençlik, kendi özgün koşulları içinden hareketle, daha geniş bir toplumsal dayanışma ve siyasallaşma sürecine dahil olabilmektedir.

Geleceksizlik, neoliberal üniversitenin krizinin temel bir göstergesi olarak gençlik muhalefetinin özneleri tarafından söylemsel düzeyde her zaman canlı tutulması gereken bir mücadele başlığıdır. Üniversite öğrencilerinin karşı karşıya kaldığı gelecek kaygısı, yalnızca bireysel ekonomik kayıplarla sınırlı kalmamakta; aynı zamanda ailelerinin ekonomik durumlarındaki bozulma ve toplumsal yapıdaki sınıfsal eşitsizliklerin derinleşmesiyle daha da belirginleşmektedir. Bu anlamda, geleceksizlik hissi, üniversite gençliğinin toplumsal hareketlerde ve protestolarda öne çıkmasında psikolojik ve ideolojik bir zemin oluşturmaktadır.

Geleceksizlik karşıtı pratiklerin üniversite içerisinden geliştirilmesi ise oldukça zayıf nesnel koşullara sahiptir. Üniversite eğitiminin giderek piyasalaştırılması, orta sınıf ailelerin ekonomik çözülüşü ile birleşerek, üniversiteli öğrencilerin daha önce sahip oldukları ekonomik ayrıcalıkları büyük ölçüde sınırlandırmıştır. Artık üniversite eğitimi, geçmişte olduğu gibi güvenli ve yüksek maaşlı bir geleceğe açılan bir kapı olmaktan çıkmıştır. Üniversiteye girişin temel motivasyonu, güvenceli bir gelecek beklentisinden ziyade, işsiz kalma korkusuna dayanmaktadır. Bu durum, gençliğin umut ve beklentilerinin sarsılmasına ve toplumsal tahayyülde gençliğe yüklenen anlamların değişmesine yol açmaktadır.

Bununla birlikte, üniversitelinin kültürel, akademik ve sosyal konumundan kaynaklanan ayrıcalıklar devam etmektedir. Üniversite mekânı, öğrencilere toplumsal yaşamın diğer kesimlerinden farklı olarak görece bir özerklik, esneklik ve örgütlenme imkânı sunmaktadır. Bu farklılık, öğrencilerin üniversite alanını sahiplenmelerine ve ortak değerler etrafında kimlik oluşturmalarına olanak tanır. Üniversiteli gençlik, ekonomik ve sosyal baskılara rağmen, kültürel ve ideolojik olarak toplumsal dayanışma ve siyasallaşma süreçlerinde önemli bir rol üstlenmeye devam etmektedir. Ancak bu ayrıcalıklı konum, piyasalaşma sürecinin ve orta sınıfların çözülüşünün gölgesinde giderek aşınmakta, üniversitenin sınıfsal hiyerarşide yükselme işlevi zayıflamaktadır.

Öğrenciler için, en temelde üretim süreci içerisinde doğrudan yer almamaktan kaynaklanan bir ayrıcalık söz konusudur. Üretim süreçlerinin aktif bir parçası olmayan öğrenci, bir işçi gibi kendi maaşı, çalışma koşulları, sigortası veya sosyal hizmetlerindeki bir reformu doğrudan ve pragmatik biçimde destekleme eğiliminde değildir. İktidar, işçiden aldığı yönetme rızasını hem maddi vaatlerle hem de ideolojik tahakkümle kazanırken, üniversite öğrencisi çoğunlukla yaşam standartlarını ailesinin desteğiyle sürdürebildiği için, iktidarla kurduğu ilişkide maddi kaygılarını daha geri planda tutabilir. Bu durum, öğrenci kitlelerinin iktidar ideolojisiyle daha doğrudan yüzleşebilmesini ve politikanın daha cesur bir eleştirisini yapabilmesini mümkün kılar.

İşçi ile yönetici arasında kurulan diyalog, hem ideolojik hem de ekonomik boyutları beraber taşırken, üniversite öğrencisinin bu diyaloğu kurma biçimi esas olarak ideolojik karşı çıkış veya olumlama üzerinden şekillenir. Bu nedenle, üniversite gençliğinin toplumsal ve siyasal süreçlere katılımı, ekonomik motivasyonlardan ziyade, ideolojik yönelimlerle belirginleşir.

Üniversite, mekânsal ve sosyolojik açıdan toplumun diğer kesimlerinden farklı bir konuma sahiptir. Bu farklılık, yalnızca çeşitli meslek grupları arasındaki ayrımlara indirgenemez; üniversite ortamı, kamusal alanın örgütlenme biçimiyle (her ne kadar sermaye ve devlet baskısı altında ezilse de) belirli bir özerklik sunar. Gençliğin kendi hayatlarını, zaman kullanımlarını ve ilgi alanlarını örgütleme noktasında sahip oldukları görece esneklik, üniversiteyi bir iş alanından ayıran önemli unsurlardandır. Bu unsurların tamamı, üniversite gençliğini toplumun genelinde olmasa bile, reel anlamda ayrıcalıklı kılmaktadır.

Bu ayrıcalıklı olma durumu, üniversite alanının öğrenciler tarafından sahiplenilmesinde ve “üniversiteli” kimliğinin oluşmasında önemli bir rol oynar. “Aynı dili” konuşabilen insanların oluşturduğu birliktelik, baskı ve disiplinden görece serbestleşme, örgütlenmenin ve siyasi faaliyetin daha kolay gerçekleşmesi, öğrencilerin ortak değerlerinin oluşmasına katkı sağlar. Böylece, üniversite gençliği, sahip olduğu özgün ayrıcalıklar ve toplumsal konum sayesinde, ekonomik ve sosyal baskılara karşı kültürel ve ideolojik bir dayanışma geliştirebilmekte ve toplumsal hareketlilikte etkin bir rol üstlenmektedir.

Türkiye’nin Cumhuriyet sonrasındaki on yıllarında gençlik zayıf düşmüş bir ülkenin canlılık, disiplin, çalışkanlık, büyüme görüntüsünü oluşturmak için kullanıldı. Ülkenin kalkınma propagandalarında devrimleri taşiycak ve koruyacak bir gençlik imajı çiziliyordu. 1934 yapımı “Türkiye’nin Kalbi Ankara” adındaki propaganda filminde, büyüyen şehirler ve sanayileşme çabaları, gençliği merkezinde olduğu bir mizansen içerisinde anlatılmıştı. Gençlik, sert tavırları, askeri disiplini ve modernliğiyle omuzlarındaki ağır sorumluluğun farkında olduğunu izleyiciye hissettiriyordu.[7] Türkiye’nin modernleşme kurgusu içerisinde gençlik, modern kurumlarda eğitim görmekle ve daha sonra halkı eğitmekle görevliydi. Halkevleri ve köy enstitüleri gençliğin toplumu modernleştirme çabalarının bu dönemdeki merkezleri oldular. (2011, s. 169)

Üniversitenin hem devletin hem de piyasanın tahakkümüne girmesi karşı bir mücadele için aydınlanmayı hala gerekli kılmaktadır. Aydınlanmacılığın yokluğunda üniversiteyi kendi tarihsel ilke ve anlamlarıyla korumanın da mümkün olmiyacağı söylenebilir. Nitekim sermayenin ve devletin saldırısı üniversitenin geleneksel aydınlanmacı sistemini söküp onu sıradan bir işyeri konumuna sıkıştırmaktadır. Bu noktada, aydınlanma bilimsel üretimin tarafsızlığını sağlamak, nitelikli bir eğitimi ve özerkliği talep etmek, üniversiteyi piyasa ve devletin güdümünden kurtarmak için bir savunma aracı haline gelmektedir. Aydınlanma, gençliğe yeni bir siyasal özgüven kazandıran işlevini yitirse de neoliberal saldırganlığa karşı direnmek için halen daha bir dayanak noktasıdır. (2011, s. 170)

Sözü Geçen Çalışmalar

Derleme. (2011). “Dünyada ve Türkiye’de Üniversite, Eğitim, Gençlik Mücadeleleri: Gerçek Yıkıcı ve Yaratıcı”. Ankara: Nota Bene Yayınları.

abi bu ülkede ünversite mi var diyenlere; üniversite yok ama öğrenci çok var. – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından (onurberkaysuicmezcinematography.com)


[1] Derleme. (2011). “Dünyada ve Türkiye’de Üniversite, Eğitim, Gençlik Mücadeleleri: Gerçek Yıkıcı ve Yaratıcı”. Ankara: Nota Bene Yayınları. s.9

[2] Derleme. (2011). “Dünyada ve Türkiye’de Üniversite, Eğitim, Gençlik Mücadeleleri: Gerçek Yıkıcı ve Yaratıcı”. Ankara: Nota Bene Yayınları. s.10

[3] Derleme. (2011). “Dünyada ve Türkiye’de Üniversite, Eğitim, Gençlik Mücadeleleri: Gerçek Yıkıcı ve Yaratıcı”. Ankara: Nota Bene Yayınları. s.35

[4] Craig. J. Washington Üniversitesi, Coğrafya Bölümü, Seattle, WA 98195, ABD.

[5] Mike Davis’e göre Atina ayaklanmasını 1992 Los Angeles ve 1995 Brixton ayaklanmalarından 2005 Paris banliyö isyanlarına bağliyan bir bağ söz konusuydu. Kendini ebeveyni ve önceki kuşaklar tarafından mutlak anlamda ihanete uğramış, terkedilmiş hisseden bir kuşağın isyanı alamında özgün bir kalkışma türüydü bu. Yunan örneğinde söz konusu olanın ulusal topluluğa entagrasyonu tartışmalı bir azınlık ya da göçmen grubunun olmaması, ayaklanmayı daha da etkili kılmış, onun toplumsal meşruiyetini genişleten bir etken olmuştu. Bknz. Mike Davis,   “Sur la revolte en Grece”, Contretemps, https.//contretemps.eu/interviews/mike-davis-sur-revolte-en-grece

[6] Bu hususta bknz. Patrick Fitzsimons. `Neoliberalism and education the autonomous chooser`. Radical Pedagogy (2002).

[7] Sergei Yutkeviç, Lev Oskaroviç Arnstam, “Türkiye’nin Kalbi Ankara”, https://www.tccb.gov.r/sayfa/ata_ozel/video, video galerisi 1934


gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin