ONUR BERKAY SUİÇMEZ
08 ARALIK 2025 – ANKARA
https://www.academia.edu/145328251
Cumhuriyet’in 75. Yıl’ını kutladığımız günlerde, ben 2 yaşımı henüz bitirmişken, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi’nde 3-5 Kasım 1997 tarihleri arasında, “Demokrasi Kültürü ve Globalleşme” başlığında düzenlediği Birinci Ulusal Kültür Kongresi’nin kitaba dönüştürülmüş hali, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin Temeli Kültürdür.” cümlesi ile başlıyor.
1997’de yapılan Birinci Ulusal Kültür Kongresi ’nin “geç” toplandığı düşüncesi aslında Türkiye’nin kültür politikaları tarihine bakınca anlaşılır hale geliyor.
- Kültür Bakanlığı’nın yeni yapılanması: 1990’lı yıllarda Kültür Bakanlığı, ulusal kültür politikalarını daha sistematik hale getirme çabasındaydı. Bu kongre, bakanlığın ve İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın iş birliğiyle düzenlenen ilk geniş kapsamlı toplantı oldu.
- Globalleşme tartışmalarının yükselmesi: 1990’ların ortasında küreselleşme kavramı Türkiye’de yoğun biçimde tartışılmaya başlanmıştı. Kültür kimliği, demokrasi kültürü ve globalleşme arasındaki ilişkiyi ele almak için uygun zaman 1997 olarak görüldü.
- Demokrasi kültürü gündemi: 1980 sonrası dönemde Türkiye’de demokrasi kültürü tartışmaları hız kazanmıştı. 1990’ların ortasında bu tartışmalar olgunlaşınca, kongre için uygun bir zemin oluştu.
- Hazırlık süreci: Ulusal ölçekte bir kültür kongresi düzenlemek için hem akademik hem de kurumsal hazırlık gerekiyordu. Bu nedenle kongre, 1990’ların başında gündeme gelse bile ancak 1997’de hayata geçirilebildi.
Öncelikli olarak tek bir bölüm olarak değil birkaç bölüm olacak şekilde, sunumumu video-cast olarak sunmayı planlıyorum. Açılış konuşmaları, bildiriler, katkılar, belgeler ve kongre bildirgesinin tamamını tek defada tüketip harcamaktansa ilk olarak 3 Kasım 1997, pazartesi günkü birinci oturumu özetleyerek yapacağım bugünkü programda: ülkedeki güçsüz kuvvetler, güçlü kuvvetsizlikleri çerçevesinde tek yetkide toplanmakta diretirken, biraz özgürleşme, biraz da özgürleştirme fikriyle, bizler daha çocukken de AKP’den öncesinde de Türkiye, Türkiye’ydi, belki sadece bunu düşünürsünüz diyedir zaten çabalarım.
O tarihte, sabah 09.30-10:30 ve 10:30-13:00 saatleri arasındaki açılış konuşmalarını yapan konuşmacıların hepsi sağ mıdır? Eğer sağ iseler şimdiki zamanda politik olarak sağ tarafta veya sağın taraftarı mıdır vb. sorularımı sormadan başlamak istiyorum.
İlk konuşmacılardan Filiz Eczacıbaşı Sarper şöyle başlıyor başlangıçtaki konuşmasına:
“İnsanlık tüm sorunlara yeni, evrensel geçerliliği olan, doğru ve uygulanabilir çözümler aramaktadır.
2000’li yıllara yaklaşılırken, yalnız az gelişmiş ülkelerde değil, gelişmekte olan ve hatta gelişmiş olarak nitelediğimiz çoğu ülkede, kararlılığa kavuşmuş gibi görünen pek çok kurum, kavram ve değer, yeniden sorgulanmaktadır. Bir yanda hızlı nüfus artışı, doğal kaynakların tükenmesi, yaygın ve yüksek oranda işsizlik, açlık… Adeta kader gibi görünen ölümler… Diğer yandan teknolojik gelişmeler, iletişim araçlarının güçlenmesi, ekonomik örgütlenmeler ve buna bağlı olarak globalleşme…
Bugün ise 1. Ulusal Kültür Kongresi’nin açılışını gerçekleştiren İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı ve neden kültür kongresi neden demokrasi kültürü?
Bizler inanıyoruz ki gerçek çözümler, insanlığın kültürel zenginliği yaşatılarak, demokrasinin ışığında evrensel bir demokrasi kültürü oluşturularak bulunabilicektir.”
Yine aynı tarihte ve açılış konuşmalarının devamında, o zamanki Kültür Girişimi Başkanı Şakir Eczacıbaşı’nın konuşmasından önemli bulduğum noktalarsa şöyle:
“Yalnızca güncel parti çekişmeleri, çete soruşturmaları, borsa tartışmaları gibi konuların gündemi oluşturduğu bir ortamda, kültür üstüne bir kongre gerçekleştirilmesini içtenlikle kutluyorum. Yirminci yüzyılın özellikle ikinci yarısında ulusal ekonomilerin hızla büyüdüğünü, kişi başına gelirin giderek yükseldiğini gördük. Yaşamı kolaylaştıran sanayi ürünleri akıl alamayacak ölçüde gelişti ve çoğaldı, yeni teknolojilerle desteklenen tarımda büyük üretim artışları gerçekleşti, hizmet kesiminin niteliği çok yükseldi. Salgın hastalıklar neredeyse ortadan kalktı ve insan ömrü en az yirmi yıl uzadı. Ama, öte yanda, emekçiyi yoksullaştırıp gelirciye zenginleştiren enflasyonu da gördük, işsizliğin giderek arttığını da… Göçlerle büyüyen, altyapısı çöken kentlerdeki yaşam koşullarına dayanılamıyor artık. Tükete tükete suları, toprakları, havayı kirlettik, ağaçları kestik, ormanları yaktık. Çevreyi yapay çiçeklerle süslemeye alıştık bile…
Üretilen bunca yiyeceğe karlın yeryüzünün birçok yöresinde hala açlıktan ölenler var. Çocuklara ne kitaplıklar kurabildik ne de oyun yerleri açabildik, çirkin yapılarda kara tahtalı sınıflara kapadık, kalabalık, güvensiz sokaklara bıraktık onları…
Suça yönelenlerin, ruhsal bunalıma girenlerin, alkoliklerin, uyuşturucu bağımlılarının en çok görüldüğü toplumların, sanayide, ekonomide en öne çıkmış ülkeler olması bir rastlantı değildir elbette…”
İnsanoğlunun başlıca amacı ne makine ne mal ne mülk ne de başka bir şeyin sayısını çoğaltmak olabilir. İnsanlık serüveninin başlıca amacı, değerleri yükseltmek olmalıdır: kişiliğini ahlakın, yaratıcılığın, kısacası yaşamın değerini yükseltmek.
Cumhuriyetin kurucuları yalnızca yüzde dokuzu okur yazar on üç milyon nüfusu bulunan ve en ilkel yöntemlerle tarım yapan, altyapısız, sanayiden yoksun bir ülkeyi ele aldıkları en zor dönemde bile kültür ve sanatın desteklenmesine büyük önem vermişlerdi. Sayısız sorun varken, bütçeler çok kısıtlıyken, Devlet Demir Yolları, Etibank, Sümerbank, Türkiye İş Bankası gibi kuruluşların yanı sıra konservatuvarlar, devlet tiyatroları, opera, bale, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası hep o dönemde yaratılmıştı. Her ilde kurulan Halkevleri’nde çeşitli kültür ve sanat çalışmaları yapılıyordu.
Oysa bugün, kültür konusu Türkiye’de en arkalara itilmiş, plansız, yetersiz uygulamalara bırakılmıştır. Yirmi birinci yüzyılın da en büyük sorunu ekonomi, teknoloji gelişirken özellikle çeşitli inançların, soyların, kültürlerin bir arada ve barış içerisinde yaşamasını sağlamak olacaktır.
O zaman kongrenin gerçekleştiği tarihte Belediye Başkanı olan Dr. Burhan Özfatura’nın kongre için hazırlamış olduğu bildiriyi bu bölümde okuyan Nilgül Gültay’ın konuşmasından önemli bulduğum noktalar da şöyle ki:
“Toplumların yaşam biçimini oluşturan, kültürün unsurları olan bilim, teknoloji ve güzel sanatlar o toplumları geleceğe taşır. Toplumlar kendi kültürleriyle vardırlar, etkilerler, etkilenirler ve yarınlarda yaşarlar. Bugünlerde tüm milletler, ekonomik, ticari, bilimsel ve kültürel alışverişlerle yakınlaşmakta ve zaman zaman bütünleşmektedir. Bu iletişim içinde en kalıcı ve devamlı olanıysa kültürel ilişkilerdir.”
“İnsanın kendini, kendine kısa ve uzun dönmelerde en yararlı olucak biçimde idare edebilmesi en güzel demokrasi erdemidir.”
Bu açılış konuşması bölümündeki oturumun ilk kısmının sondan bir önceki konuşmacısı olarak da dönemin İzmir Valisi Erol Çakır’ın bildirisinde göze çarpan önemli bölümler şöyle:
“Kültür konusunda her zaman bir şeyler söylenmiştir. Ama, kültürün tanımının henüz sınırlarına varılamamıştır. Kavram olarak kültür, bir şeyler ifade ediyor ama, tanımlama konusunda da tabii ki yeni tanımlarla bu konu geliştiriliyor. Kültür kavramı yeni tanımlarla zenginleştiriliyor. Amerikalı sosyologlar kültürün 180 civarında tanımını kaydetmişlerdir ve bu da kültür kavramının tanımını konusunda henüz sınırlarına varılmadığını göstermektedir. Sözcüklere bakılırsa, kültür aklın, zevkin, tavır ve hareketlerin, davranış ve düşüncenin eğitilmesidir, geliştirilmesidir, rafine edilmesidir. Ama, kültür bir yaşam tarzıdır, bir felsefedir, toplumların tarihinin derinliklerinden gelen birikimlerinin, maddi ve manevi bütün birikimlerinin, bütün duygu ve düşüncelerinin, sanatının, davranışlarının, hepsinin bir ifadesidir. Sosyal yapı ile de kültür iç içe geçmiş bir üçgenin baklalarıdır. Birbirinden koparılamaz, birbirinden ayrılamaz… Kültür toplumun yaşama sevincidir, yaşama kudretidir, gücüdür, sanatıdır, duygusudur, düşüncesidir. Kültür toplum herşeyidir. O yüzden kültür hepimizin büyük önem, büyük değer verdiği bir olgudur. Bizde olan ve başkalarında olmiyan her şeyin ifade şeklidir.”
Açılış konuşması bölümünün son konuşmasını dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay yaparken, bu konuşmanın en önemli olan noktası da bence şudur ki, 1997’deki kongrenin politik olarak bir dönemin sonunda olan ancak kültürü yeniden yaratıp yok ettikleri, yap-boz eğitim süreçleri yaşatamadıkları 2002 öncesi ve 2002 sonrası Türkiye’de bir yeni – eski çatışmasını sağ-sol kavgaları ve çatışmalarını kuruldukları adıyla Adalet ve Kalkınma Partisi’nin şimdiye kadarki bütün hükümetleri döneminde, hukuksuzluk maşasıyla insanları sindirerek, adaletini kendi kültürel perspektifini hiçbir şekilde halka benimsetemeden gidecekleri zamanın sadece biraz fazla uzadığı doğruysa bile, eninde sonunda onlar için yolun sonu görünürken, Birinci Kültür Kongresinin Kültür Bakanı tarafından tek cümleyle, 21. Yüzyıldaki ikinci çeyrek politik temelini temsil etmesi bakımından önemli:
“Toplumu hem kendi içinde yarıştıran ve hem de dünyayla yarışmaya yöneltecek: sanat – sanatçının yüceltilmesi, rekabet, çevre, doğa ve insan sevgisi, uzmanlaşma, siyasal ahlak, uzlaşma ve hoşgörü gibi müsbet kültürel kavramlara yönelik yeni üst kültür değerleri ve kurumları yaratma politikaları toplumsal gelişmenin itici gücü olarak görülmektedir. Ulusal kültür siyasetinin hedefleri bu doğrultuda çizilmelidir.”
“İnsanların kendilerine yapılmasını istedikleri davranışı başkasına göstermesi gerekir. Bunların da başında iki tanesi gelir. Birisi konuşurken başkalarının onu dinlemesi gibi bir toplantı olduğu zaman toplantı salonun kapılarının kapatılması, gibi, Medyanın görev yaparken, konuşucuyla salonun arasında duvar örmemesi gibi, Türkiye’de ailelerin yarısında, yapılan araştırmalarla, tespit edilen bulgular sonucunda Türkiye’de ailelerin yarısında eşler birbirini döverken, üçte ikisinde ebeveynlerle çocukları arasında şiddet var. Böyle yetişen bir toplumda demokrasi kültürünü yerleştirmek Atatürk devrimleri kadar zor bir iş ve daha uzun bir iş. Onun için bu güzel Kültür Kongresi’nde herkesin demokrasi kültürünü kendi iç disipliniyle, yani kendisine beklediği saygıyı, dinine, imanına, mezhebine, kişiliğine beklediği saygıyı başkasına göstermek oluyor bu iş. Bunu hiç unutmayın.” diyerek açılış konuşmalarından sonraki oturumu başlatan Prof. Dr. Emre Kongar’ın 1. Oturumu Açış Konuşması bu şekildeyken hitaben şöyle devam etmektedir:
“Değerli arkadaşlar: Globalleşmenin üç ayağı var: Siyasal ayağı var, ekonomik ayağı var ve kültürel ayağı var. Siyasal ayağı, tek kutuplu dünyada Birleşik Amerika’nın egemenliği olarak gözüküyor, hiç tartışmasız. Ekonomik ayağı uluslu sermayenin egemenliği olarak gözüküyor. Şimdi bu çok önemli. Çok ekonomik olan çok uluslu sermayenin egemenliği siyasal ayak olan Birleşik Amerika’nın tek kutuplu dünyadaki egemenliğini de aşıyor. Orada bir çatışma var. Nasıl sonuçlanacağını bilmiyoruz. 21. Yüzyılda onu göreceğiz. Yani, çok ulusla sermaye, ekonomik egemenliği ve Birleşik Amerika’nın siyasi egemenliği. Üçüncü ayak çok daha karışık, kültürel ayak. Çünkü, kültürel ayakta iki ayakta iki türlü etki gözüküyor. Zaten bu üç gün bu tartışılacak burada.”
Globalleşme bütün ülkelerin bir tek ekonomi ve finans sistemine entegre olmaları (katılmaları) ve devletin ekonomik ve parasal yetkilerinin çok uluslu ortakların eline geçmesi anlamına geliyor. Başka bir deyimle globalleşme çokuluslu ortaklarının uluslararası düzene egemen olmaları demektir. Yeni Dünya Düzeni dedikleri de buna dayanıyor. Kentlerle kırsal kesimler arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler artıyor.
Globalleşme sözcüğünün babası Marshall McLuhan olsa gerek. 60’lı yıllarda yazdığı bir kitapta iletişimin gelişmesiyle dünyanın global bir köye döndüğünü öne sürmüştü. “War and Peace in the Global Village” adlı kitabında Vietnam savaşında televizyonun oynadığı rolün üzerinde durarak, TV’lerin insanları izleyici olmaktan çıkarıp katılımcı yaptıklarını söylüyordu. Globalleşme sözcüğü 80’li yıllarda çıktı. Globalleşme en küçük etkisini kent kesimlerinde gösteriyor. İşsiz sayısı artıyor. Asya ve Afrika ülkelerinden, kırsal kesimden gelenler ya kentlerin çevresinde gecekondu yürü evlerden oluşan, sefil, bakımsız ve belediye hizmetlerinden yoksun yerleşim bölgeleri oluşturuyorlar, ya da kentin içine dağılıp sokaklarda, parklarda, yıkıntılarda barınıyorlar. Kendilerinin yaşam koşulları içinde tüm aile bireyleri çalışmak zorunda kalıyor, iş bulamayanlarsa dileniyorlar. 7-8 yaşındaki çocuklar caddelerde ve park yerlerinde araba camı silerek, kâğıt mendil satarak, birkaç kuruş kazanmaya çalışıyorlar, kızlar küçük yaşlarda fuhuşa sürükleniyorlar, gençler uyuşturucuya alışıyor, hırsız çeteleri kurup baskınlar düzenliyorlar, çarpışmalar oluyor, cinayetler, adam kaçırma, ırza geçme, hırsızlık gibi suçlar artıyor. Sürekli bir iş bulamayan ve düzenli bir geliri olmiyan insanlar bir aşağı sınıfı oluşturuyorlar. Bunlar ekonomik gelişmelerden yararlanamıyor ve yeni dünya düzeninin kurbanı oluyorlar. Globalleşme sonucu küçük işyerleri kapanıyor ve oralarda çalışanlar da yeniden işsizler ordusuna katılıyorlar.
Yeni düzenden yararlanan iş adamları ve çeşitli yolsuzluklardan para vuranlar tüketim toplumun simgesi oluyorlar. Gençler, özel girişimcilere ve çabuk zengin olanlara özeniyorlar. Geleneklerin yerini tüketim kültürü alıyor. İnsanlar reklamlarda, televizyon ekranlarında gördüklerimi hemen edinmeye yöneliyorlar.
İkinci Dünya Savaşı sonlarında Birleşmiş Milletler ve Unesco programlarında “Free Flow of Information” (Özgür Enformasyon Dolaşımı) diye bir sloganı vardı, bağlantısız ülkeler ve devrimci çevreler buna karşı “Özgür ve dengeli haber dolaşımı” formülüne dayanarak “Yeni Evrensel Enformasyon ve İletişim Düzeni” ni oluşturmuşlardı. Bu tasarımlar, globalleşme çevresi içinde artık tarihe karışıyordu.
Bunların yanı sıra global kültür, tüketim davranış ve tutumları geliştirmeye yöneliyor. Neredeyse, her ülkede geniş müşteri kitlelerine seslenen ürünler medyayla pazarlanıyor. Yeni alışkanlıklar yaratılıyor, çoğu zamanda da yeni ürünler ulusal pazarlardaki yerli ürünlere darbe vuruyorlar. Bir yandan da talih oyunları ve uyuşturucu kullanımı gelişti. Televizyonlardaki yarışmaların başarısında bu gibi sosyal ve ekonomik nedenlerin ve toplumların geçirdiği umutsuzluğun ve bunalımların etkisi olsa gerek. Globalleşmenin yarattığı ekonomik krizler kültür alanında insanları bu tür çareler aramaya yönlendirdi.
Bu bölümde, sonuç olarak kültürümüzü nasıl koruyabiliriz sorusuna şu yanıtlar aranmış ve sunulmuştur:
Globalleşme şebekelerinin ülkeleri sarması karşısında biz neler yapabiliriz?
Her şeyden önce şunu söylemek gerekir, globalleşmeye pek bel bağlamamalıyız. Tüm ülkelerden büyük tepkiler geliyor, bunlardan da ders almalıyız. Çünkü, globalleşme ne sihirli bir değnektir ne de altın yumurtlayan bir tavuk. Bu yeni dünya düzeni olsa olsa kurnaz bir tilkiye benzetilebilir. Yeni liberalizme denen tek tür düşünce yeni dikta yöntemlerine yol açabilir, düşünce özgürlüğüne sınırlar getirir, dünyaya renk veren çeşitlilikler yok olur. Her çeşit sınırdan çekinmek gerekir. Düşünce özgürlüğü elbette tecimsel anlatım özgürlüğü değildir. Koruyucu devletin ve kamu hizmetlerinin yok olması, yoksulların büsbütün ezilmesi, insanlığın ve uygarlıkların bir bunalım içerisinde kaosa sürüklenmesi demektir. Kendi kültürümüzü, Anadolu’nun tüm kültürel ve doğal varlıklarını, çevremizi, geleneklerimizi, dilimizi, inançlarımızı, gelişme sancıları çeken demokrasimizi, kültürel haklarımızı, iletişim olanaklarımızı, sinemamızı, tiyatromuzu, yerli sermayemizi, küçük işyerlerini, esnafımızı, sanatçılarımızı, bağımsızlığımızı ve halkımızın onurunu globalleşmenin yoğunlaşan baskılarına karşı koruyabilmek için özgür yollar aramalıyız.
Bu yüzyıl sona ererken, dünyada en önemli güç ekonomi olmuştur. Bu güç, yarışma karmaşası haline gelen bu gezegende bundan böyle, yalnızca neo-liberalizm ve pazar kriterlerinin toplumun yaşamasına izin vereceği bir ekonomi politikasının geçerli olduğu bir düşünce ideolojisine dayanmaktadır. Çağdaş ideolojinin bu sert çekirdeği üzerine, büyük kitle iletişim araçlarının da yardımıyla, yurttaşlara bu yeni dünya düzenini kabul ettirmeye yönelik yeni mitolojiler aşılanmıştır.
Zamanımızın ana karakterini belirliyen kelime ve nesnelerin, doğa ve kültürüm, beden ve ruhun ticari mal halinde yaygınlaştırılması: sembolik, politik ve toplumsal dayatmacılığı yeni ideolojik düzenin göbeğine oturtmuştur. Yeni teknolojilerin patlamasından ötürü, dayatmacılık, büyük atılım içinde olan kitle iletişim araçlarının gücüne her zamankinden daha çok dayanmaktadır. Dayatmacılığın sahnelenmesine ve benzer biçimde uygulanmasına, akıl ve sağduyuyu yaraliyan ve düşünceyi yıpratan yeni sansür ve göz korkutmaları, hissettirilmeden ve aldatıcı bir şekilde eklenmektedir.
Otoriter rejimlerden kısmen arındırılmış olan gezegenimizde demokrasi ve özgürlükler zafere ulaşmış gibi görünmekteyse de aklın almayacağı bir şekilde sansür, kültür sömürgeciliği ve çok değişik şekiller altında düşünce oyunları, güçlü olarak ortaya çıkmaktadır. Yeni ve baştan çıkarıcı “kitlelerin afyonlanması”, bir tür “dünyaların en iyisini” önermekte ve yurttaşı oyaliyarak, yurttaşlık hak ve görevlerinde n saptırmaktadır. Bu yeni çılgınlık çağında, iletişim teknolojisi her zamankinden daha merkezi bir rol üstlenmiştir. Gezegenlerle iletişim kurulabildiği bu zamanda, Avrupa’da bazı kültürlerin ölüm tehdidi altında olup olmadığını kendimize de sormak zorundayız. Zira, yeni bir multimedya çatışmasıyla karşı karşıya gelinmesi Avrupa’yı daha önce sinema ve televizyon alanlarında ABD’ye karşı uğradığı bugünkü kültür sömürgeciliğini kolaylaştıran büyük yenilgileri kadar ağır başka bir yenilgiye de sürükleyebilir.
Büyük iletişim grupları, bir taraftan kaynakların (kurgu, enformasyon, reklam) diğer taraftan görsel-işitsel üç kademesinin (üretim, yayın hakkı, yayın kanalları) kontrollü olmak üzre iki yönden tekelleşmeye gidiyorlar ve hegemonya kuracak gruplar haline gelme eğilimi gösteriyorlar. Böylece de demokrasinin ana ilkelerinden biri olan yurttaşın çok taraflı bilgi edinme hakkı törpülenmiş oluyor. Bu yüzden ne kendi görüntüsünü ortaya koyma ne de yeni teknolojileri kontrol edebilme egemenliğine sahip bulunmiyan bir ulusun bağımsız bir ulus ya da millet olup olmadığı sorusunu akla getirmektedir.
Henüz pek verimli olmiyan bu iletişim sistemi bazılarının, Gutenberg’in baskı makinasını icadıyla kıyasladıkları köklü bir devrimle karşı karşıyadır. Çok türden kitle iletişim araçlarının yetenekleri bir araya getirildiğinde multimedya bir kopukluğa yol açarak iletişim alanının tümünü alt-üst edebilir olması olasılığını tıpkı ekonomide bütün kozların yitirilmesi gibi de düşünülebilir. Yeni kültür araçları (CD-Rom, öğretici oyunlar, küçük ev bilgisayarları, multimedya terminalleri, kültür hizmeti verebilen internet ağı vb.) ile yeni hizmetler (evde ya da iş yerinde veri bankalarından yararlanma, internet hizmetleri vb.) Bilgisayar, televizyon, telefon ve uydunun bir araya getirilmesinden doğmuştur. Bütün bunlar, ifade özgürlüğünün anlamını bile değiştirmiştir. Yurttaşların ifade özgürlüğü yeni bir “insan hakkı” diye sunulan “ticari reklam özgürlüğü” ile karşı karşıya gelmiştir. “Tüketicinin mutlak egemenliğiyle demokrasinin garanti altına aldığı vatandaş iradesi arasında devamlı bir gerginlik gözlemlenmektedir.
İletişim devleri, vahşi bir rekabete giriştiklerinden gelecekte dünyaya egemen olacak ölçüler, uzayın kullanımının dahi özel mülkiyetçe ele geçirilmesi. Büyük firmalar, uzayı sömürgeleştirerek interneti ele geçirmeyi tasarlamaktadırlar. Zira uydu alanındaki kesin savaş, interneti oluşturan bilgisayar, televizyon ve telefon gibi üç endüstri dalındaki kontrolü sağlamak için yapılacaktır. İnterneti kontrol edebilecek gruplarsa yarının iletişim dünyasına, yurttaşın düşünme özgürlüğü ve kültürüne getireceği bütün riskler pahasına, hâkim olacaktır.
“Kültürel olan” henüz tam olarak kavranamazken, “kültürlerarası olanlar nasıl açıklanabilecektir? Belki çıkış noktası olarak şunu söyleyebiliriz: “Kültür” bir toplum ya da topluluğun dünyayla ilişki kurarak kendini anlamasını sağlayan bir anlamlar sistemidir. Ancak, önce kültür tarihçilerinin kültür üzerine yaptıkları daha kesin tanımlamalar üzerinde durmak gerekiyor. Kültürler arası etkileşimi ele alırken birtakım sınırları aşmak bir mayın tarlası üstümde yürümeye benziyor. Bu yüzden çok dikkatli hareket edip ayağımızı atacağımız yeri çok iyi hesaplamalıyız.
Kültüriçi olan kültürlerarası’na yakındır ve bu kavram, unutulan yozlaşan ya da güncelliğini yitiren geleneklerin kültürel değişmede sentez yakalama düşüncesiyle araştırılmasını içerir. Bu araştırmaların sonucu elde edilen sentez de kültürel bir değişimi tetikler.
Meta – kültürel olan ya da kültürel değişim veya dönüşümse, kültür verileriyle ilişkili olarak parçacılıktan kurtulup bir senteze ulaşıldığı anda geçerli olur. Kültürel dönüşümde, bir kültürün öteki üzerinde fikir yürütmesi, onu açıklamak veya savunmak noktasına varıldığında eleştirel açıklamaların yorumlara dayalı olarak dönüşümü ve doğru iletişimi şart kılar.
İngilizce ya da Fransızca nasıl daha çok konuşuluyorsa, ticari dil, ilişkiler, ekonomiyi hangi dilde yürütürsek bunun uluslararası alandaki sonuçları da doğal olarak belirginleşiyor. Şimdi herkes için ya da herkes adına düşünürken kültürü bir yerlerde olmaktan azat edip özgür bırakmadan bir çerçeveye sığdırmaya çalıştığımızda buna nasıl karşı duracağımızı düşünürken yaşama biçimimize nasıl karşı durduğumuzu da belirliyoruz. Bu noktada “globalizm” e bir kültürel derinlik dışından bakıldığında yüzeysel derinliğinde çifte standartları yok ettiğini fark ederiz. Bunun hem yüzeysel hem de derinlik açısından şöyle yorumlanması mümkün:
İyi filmlerden edindiği doğruları Türk Sineması’nda da görmek isteyen izleyici, sinemadan olumlu bir beklenti taşır. Ancak aynı şeyi Türk romanı ya da şiiri için söylemek zordur. Çünkü edebiyatı küresel ölçekte savunmadan okuyup geçiyoruz. Daha iyisini beklediğimiz sanat ise evrensel normların dışında değer kazanabilen alandır.
Bize göre medyanın (istisnai durumlar dışında) toplumsal, öyleyse kültürel yaşam üzerinde güdümleyici, yönlendirici, vb. bir etkisi yok denilcek kadar azdır. Veya toplumun medyayı istediği yöne doğru götürme ve sürükleme, dolayısıyla medyanın kültürel kimliğini belirlemek gücünden mi söz etmek gerekiyor? Örneğin medya, iki ayrı toplum arasında patlak verebilicek bir sürtüşme ya da aynı toplum içinde had safhaya ulaşmış sorun ve çatışmaların bir çözüme kavuşturulmasında ya da daha da derinleştirilmesinde muhtemelen bir rol oyniyabilir.
Medyanın kültür üzerindeki etkisi bir anlamda bu etkisi/etkisizliği olmalıdır. Çünkü, toplumla karşılıklı etkileşimi reddeden ya da yadsıyan bir medyanın toplumsal gelişim kültürel ve zihinsel yaşam konusunda herhangi bir müdahale şansı yoktur.
Cevat Çapan’a göre; bugün globalleşme ya da küreselleşme denilen süreç, kabaca, Amerikalaşmadan başka bir şey değildir. Buna kapitalizmin yeni bir aşaması olan “Yeni Dünya Düzeni” dendiğini de biliyoruz. Oysa bir toplumun kültürel bilinci, o toplumdaki sorunların anlaşılması ve bu sorunlara çözümler bulunması konusunda da önemli bir kaynaktır. Son yıllarda İngiltere’deki maden işçilerinin başlattıkları bir grevle ilgili olarak sanatın bu konuda nasıl etkili bir savaşım aracı olabiliceğini John Berger’in bir yazısıyla bağliyan Cevat Çapan, bu kültür kongresindeki kendi konuşmasını şöyle bitirmiştir.
“…Ben sana sanatın neyi , nasıl gerçekleştirebildiğini anlatıcak durumda değilim. Ama, bildiğim bir şey varsa, o da tarih boyunca sanat yargıçları yargılamış, masumların öcünün alınması için çağrılar yapmış, insanların geçmişteki acılarını geleceğe taşıyıp bu acıların hiç ama hiç unutulmaması gerektiğini savunmuştur. Ben, bir de bütün güçleri ellerinde tutanların sanattan, hangi türde olursa olsun, sanattan korktuklarını çok iyi biliyorum. Öyle ki, bu tür sanat zaman zaman insanlar arasında bir söylenti bir söylev gibi dolaşır ve acımasızlıkların ve şiddetin kazandıramadığı bir anlam kazandırır hayata; bizi birbirimize bağliyan bir duygu oluşturur, doğrudan şaşmaz gücüne eşdeğer bir güç yaratır. Sanat, işte böyle bir işlev gördüğünde, görünmiyen, ama, bilinen yok edilemezliğin dayanıklılığın, kuvvetin ve onurun bir araya geldiği bir buluşma yeri olur.”
Son yıllarda hemen hemen bütün dünyada kültürel etkileşim, kültürsüzleştirme, kültürel bütünleşme, kitle kültürü vb. şekillerde genişletilerek yoğun bir biçimde tartışılan kültür kavramının bugünkü antropolojik anlamıyla kullanılmaya başlanılmasının tarihi, bilindiği gibi, çok da eskilere gitmemektedir. Antropologların belirlemelerine göre kültür kavramını ilk kez Alman düşünürleri 1840’larda bu anlamda kullanmışlardır. Kavram, İngilizce ve Fransızcaya da Almancadan gelmiştir. Osmanlıcada bir karşılığı bulunmadığı için de, Ziya Gökalp kültür anlamına denk düşen “Hars” sözcüğünü kullanmıştır ilk kez.
Medya kavramının dilimize girişi ise 12 Eylül’den sonra, sanırız Turgut Özal döneminde olmuştur. Ancak, bu kavramın günümüzdeki anlamıyla kullanılmaya başlanmasının tarihi, bilindiği gibi Batı’da da çok eski değildir. Çünkü, kavram iletişim teknolojisindeki şu son olağanüstü buluşlar ve gelişmelerle bu yeni anlamını kazanmıştır ve bu büyük teknolojik sıçramanın tarihi de topu topu çeyrek yüzyıldır.
Bilindiği gibi, insanlık, gelişmiş birkaç ülkenin önce “din”, sonra “dil ihracı” saldırılarına da uğramıştır daha önceki dönemlerde. Misyonerlerin “din ihracı”nın tarihi, kuşkusuz Hristiyanlığın ilk yıllarına kadar inmektedir. İsa, Havarilerine “Gidiniz! Gerçeği Onlara Anlatınız!” diye buyurmuştur çünkü. İlk misyonerler de havarilerdir. Kilise üyelerinin Hristiyanlığı yaymak ve oralardaki ayinleri yönetmekle görevlendirilerek başka ülkelere gönderilmelerine ta XVI. Yüzyıldan itibaren “misyon” kendilerine de “misyoner” denilmeğe başlanılmıştır. Ve unutmiyalım ki, ulusal kaynaklardan sermaye birikimin saliyan kapitalizmin, XVIII. Yüzyılın sonlarından itibaren geri kalmış bölgelere “din ihracı” ile görevlendirilerek gönderilen misyonerlerin ticari amaçlarla yarattıkları yeni pazarlar sayesinde emperyalizme dönüştüğüyse elbette kuşkusuzdur. Emperyalizmin, XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, başlangıçta gene misyonerlerden de yararlanarak başlattığı ikinci büyük saldırıysa “dil ihracı” konusunda olmuştur.
Öncelikle de kimi kavramların içleri boşaltılmış, kimi kavramlar da usta işi propagandalarla yeni anlamlar yüklenmiştir. Örneğin, devrim kavramı, toplumsal içeriğinden ve anlamından hızla soyutlanarak, salt teknik gelişmelerle ilgili basit bir deyim niteliğine indirgenmiştir galiba ilk iş olarak. Gene “emek” ve “üretim toplumu” kavramları da küreselleşme kisvesi altında usta işi kampanyalarla ve medya aracılığıyla hızla anlam değişikliklerine uğratılmışlardır. Bilişim teknolojisindeki gelişmelerle bilgisayarların ve robotların üretim içindeki payının her gün biraz daha artması gerekçe gösterilerek, emeğin artık en yüce değer olmadığı, üretim içindeki payının da belki yakın bir gelecekte sıfırlanacağı savı yoğun propagandalarla hala bütün insanlığa benimsetilmeye çalışılmaktadır. Bu propagandalarla sendikaların işlevlerini yitirmeleri de nitekim daha şimdiden gerçekleştirilmiştir. Hatta, toplumların gelişmişliğinin üreticilileriyle değil, tam karşıtı tüketicilikleriyle ancak ölçülebilceğini savunarak “üretim toplumu” kavramına karşı “tüketim toplumu” kavramını çıkarmışlardır.
Amerika doğrudan kültürünü ihraç ediyor. İnsanlık emperyalizmin din ve dil ihracından sonra, şimdi de kültür ihracı aşamasını yaşıyor yani, ilginçtir, bu kültür ihracının masraflarını da fikrimizi bile sormadan bize ödetiyorlar. Örneğin, bugün yalnız Türk sineması değil, o koca İtalyan, Fransız ve İngiliz sineması da bar bar bağırarak can çekişmektedir. Neredeyse bütün ülkelerin büyük kentlerinde artık aynı anda Hollywood filmlerinin galaları yapılmaktadır. Ulusal sinemalar, kendi ülkelerindeki sinema salonlarından yüzde on, yüze yirmi gibi paylar kapabilmek için hükümetlerini de araya sokarak yalvar yakar duruma düşmektedir Amerikan şirketlerine karşı.
Televizyonlarımızın çoğunun adı; Show, Star, Cine vb. gibi zaten İngilizcedir, adı İngilizce olmiyanlar da Türkçe adlarının baş harflerini altını çize çize İngilizce okumaktadırlar. Artık, bir sponsor bulunmadan program yapılamamakta, reyting talk-show’culara da ekran yüzü olma şansı verilmemektedir.
Ama, ne var ki, gene gördüğümüz kadarıyla, önerilerini temellendirdikleri, hepsi de dışardan ithal edilmiş demokrasi, parlamento, siyasi parti, demokratik yurttaşlık, cumhuriyet, modernizm, laiklik, medya, basın özgürlüğü, insan hakları vb. gibi kavramlar üzerinde ne özgün araştırmalar ve açıklamalar yapmışlardır, ne de toplumsal yapımızla ilgili yeni bir soru üretmişlerdir kendilerine. Oysa toplumumuz mülkiyet ve üretim ilişkileri açısından acaba hangi aşamadadır bugün? İçinde bulunduğumuz üretim ve mülkiyet ilişkilerinin konumu, sınıflı toplumların verilerinden üretilmiş yönetim modellerini uygulayabilmemize elverecek bir durumda mıdır? Diyelim, medya kavramına da toplumsa koşullarımız ileticilikten çok, eğiticilik görevi yüklenmesini gerektirmez midir? İçinde bulunduğumuz durumu daha iyi kavrayabilmemiz için daha bu tür çok soru üretmemiz gerekir kanısındayım.
Küresel kültür karşısında ulusal kültür ve kimlik tartışmaları çerçevesi içinde hem bir sanat hem de kültürün aktarıcısı bir araç olarak sinemanın yerine değinmek, Türk Sinemasının kimlik sorunlarını ve küreselleşme karşısındaki tavrını irdelemek istiyorum:
“Küresel iletilerin aktarılması konusunda televizyon, üzerinde daha çok durulan ve incelenen bir araç. Sinemayaysa zaman zaman değinilmekte, ama, ayrı bir konumda ele alınıp değerlendirilmemektedir. Her iki aracından gündelik hayatımızdaki yeri ve izleyici olarak bizim onların karşısındaki konumumuzda farklılıklarımız var.
12 Eylül 1980 askeri darbesiyle başliyan dönemle birlikte Türk toplumu hızlı bir değişme sürecine girdi. Türk Sineması da bu değişmeden payını aldı ve dönemin karakteristiği olan bir çelişki, sinemadaki değişimleri de en ok etkiliyen olgulardan biri oldu. Bir yandan baskı, yasaklar, devlet şiddeti yaşanırken bir yandan da ekonomik liberalizm söylemiyle ortaya çıkan görece bir özgürlük havası yaşanıyor, her şey söze dökülüyor, konuşuluyordu.
Toplumsal değişimlerin etkisiyle yeniden biçimlenen kimliklerimi, gerilim kararsızlık ve çatışmalar toplumun büyük bir kesiminde ve kolektif düzeyde “bir kimlik kararsızlığı” akımı olarak hüküm sürüyordu. Kadınların toplumsal yaşamdaki rolleri değişmişti; kimliklerini arıyorlardı, depolitizasyon, toplumsal olan her şeyin reddi üzerine “birey” ön plana çıkmıştı; kendi kimliğini arıyordu politikadan uzaklaştırılan aydınlar kendileri ve geçmişleriyle hesaplaşıp kimliklerini arıyorlardı.”
Türk Sinemasının son döneminde yaşanan bir olgu, sinemanın kimliğini oluşturan dinamiklerin çok az değişiklikle devam etmekte olduğunu göstermektedir. 1970’lerde seyirci Türk sinemasından uzaklaşmıştı. 80’lerdeyse sinemamız kendisini değiştirmiye, yeniliklere aya uydurmaya çabalıyordu ama yine de seyircinin ilgisini çekemiyordu filmler. Sinemacı belki de şu soruyu sormalıdır önce kendisine;
”Yaptığım bu film gerçekten benim mi? Bu görüntüler, kişiler, sesler, hikâye, tema, benim içimden, kendi hayatımdan, içinde bulunduğum tarihsel , toplumsal, kültürel çevreden mi geliyor?”
Yaratıcı kimliği belki o zaman ortaya çıkacak, kendi kültürünü geleneğiyle sahici bağları kurabilicek ve seyirci olarak bizi de inandırabilecektir.
Küresel kültür denilen şeyin karşısında kendimizi sadece güçsüz hissetmenin dışında başka yollar da olmalıdır. Kültürümüzü oluşturan kolektif bilince ait çeşitli öğeleri geçmişimizden bulup çıkarmak, hatırlamak, onları bugüne göre yeniden işlemek, yeniden kurgulamak kültürel kimliğimize sahip çıkmak demektir.[1] Bu çaba, ne ulusal kültürü yüceltmek ne de tutuculuğa yenik düşmek demek değildir, eğer bunları dönüştürücü bir biçimde yeniden işliyebiliyorsak, onları bugüne taşıyabiliyorsak, küresel bütünlük içinde kendimize bir yer bulabiliriz.
Türk sineması kendi imgelerini üretemezse küresel görseller içinde kaybolacak. Gerçeklerin bağlamından koparıldığı, pazara uygun biçimde yeniden kurgulandığı bu dünyada en yüzeysel aşkları, sahte dostlukları, yapay acı ve sevinçleri yalnızca filmlerde değil, hayatımızda da yaşamayı sürdüreceğiz.
Türk Sineması evrensel doğrularla umut verir; edebiyat ise küresel ölçekte sıradan kalır.
Sinemamız, eğer özgün imgeler yaratmazsa küresel akışta erir; gerçeğin yerine yüzeysel duygular kalır.
Kaynakça
Derleme. (1997). Birinci Ulusal Kültür Kongresi – Demokrasi Kültürü ve Globalleşme (1 b.). (E. Öztürk, & O. Adanır, Dü) İzmir: İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV).
[1] Ahıska, Meltem (1995) “Medya, Küresellik ve Yerellik”, Toplum ve Bilim, 67, Güz, Ankara: Birikim Yayınları s.23

Yorum bırakın