VARLIK: BAŞKALDIRAN İNSAN(LIK)


ONUR BERKAY SUİÇMEZ

13 OCAK 2026 – ANKARA



Sözü Geçen Çalışmalar

Camus, A. (1967). Başkaldıran İnsan (Birinci b.). (T. Yücel, Çev.) Istanbul: Varlık Yayınları.


Elli yıl içinde yetmiş milyon insanı yerinden eden, tutsak yapan ya da öldüren bir çağın yalnız ve her şeyden önce yargılanması gerektiği düşünülebilir. (1967, s. 5)

Elli yıl gibi görece kısa bir zaman diliminde yetmiş milyon insanın yerinden edilmesi, tutsak edilmesi ya da öldürülmesi, yalnızca rakamların büyüklüğüyle değil, aynı zamanda insanlığın ortak vicdanında açtığı derin yaralarla da değerlendirilmelidir. Böylesi bir çağ, ekonomik ya da teknolojik ilerlemelerle övünse bile, insan hayatını bu denli hoyratça harcadığı için öncelikle ahlaki ve hukuki bir sorgulamaya tabi tutulmalıdır. Çünkü insanlık tarihi, yalnızca başarıların değil, aynı zamanda işlenen suçların da kaydını tutar.

Bu yargılama ihtiyacı, bireysel sorumlulukların ötesinde kolektif bir hesaplaşmayı gerektirir. Toplumların, devletlerin ve ideolojilerin bu felaketlere nasıl zemin hazırladığını anlamak, gelecekte benzer trajedilerin önüne geçebilmek için zorunludur. Yargılanması gereken yalnızca tek tek aktörler değil, aynı zamanda bu şiddeti mümkün kılan sistemlerdir. İnsan haklarının evrenselliği, böylesi bir çağın sorgulanmasını bir tercih değil, bir zorunluluk haline getirir. Bu nedenle, geçmişin acılarını görmezden gelmek yerine, onları adaletin terazisinde tartmak, hem kaybolan milyonların hatırasına saygı hem de gelecek kuşaklara karşı bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar.

Hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değere “evet” diyemiyorsak, her şey mümkün ve her şey önemsizdir. (1967, s. 7)

İnançların, anlamların ve değerlerin çözüldüğü bir dünyada, insanın tutunabileceği hiçbir sabit nokta kalmaz. Bu durumda özgürlük, sınırsız bir ihtimal olarak görünse de aynı zamanda büyük bir boşluk yaratır. Çünkü “her şey mümkün” ifadesi, aynı anda “her şey önemsiz” sonucunu doğurur; değerlerin yokluğunda eylemlerimizin ölçütü kalmaz, iyilikle kötülük arasındaki çizgi silikleşir. Bu, bireyin varoluşunu bir tür uçurumun kenarında sürdürmesine benzer: adım atmak serbesttir ama nereye gidileceği belirsizdir.

Böylesi bir düşünce, insanın anlam arayışını da sorgular. Eğer hiçbir şeye inanılmıyorsa, insanın varoluşunu anlamlı kılan bağlar kopar. Toplumsal düzen, ahlaki ilkeler ve kişisel hedefler, yalnızca kabul edilen değerler üzerine inşa edilir. Bu değerler çöktüğünde, birey kendisini mutlak bir özgürlük içinde bulur; fakat bu özgürlük, yönsüz ve amaçsız bir sürüklenmeye dönüşebilir. Dolayısıyla nihilizm, bir yandan insanı zincirlerinden kurtarırken, diğer yandan onu boşlukta bırakır. Bu ikili durum, felsefi olarak hem bir tehdit hem de bir fırsat olarak görülebilir: insan, ya hiçbir şeyin anlamı olmadığını kabul ederek kaybolur, ya da bu boşlukta kendi anlamını yaratmaya cesaret eder.

Hiçbir şey yapmamaya karar verilebilir o zaman. Bu da, insanların kusurluluğuna üzülmek bir yana, en azından başkalarının öldürülmesini kabul etmektir. (1967, s. 7)

Hiçbir şey yapmamaya karar vermek, ilk bakışta tarafsız bir tutum gibi görünebilir; ancak aslında bu, mevcut düzenin ve işlenen kötülüklerin sürmesine sessizce onay vermektir. İnsanların kusurluluğuna üzülmek yerine, bu kusurluluğun doğurduğu şiddet ve ölüm karşısında hareketsiz kalmak, sorumluluğu doğrudan üstlenmese bile dolaylı bir suç ortaklığı anlamına gelir. Bu nedenle eylemsizlik, masum bir tercih değil, başkalarının acısını görmezden gelmenin bir biçimi olarak okunabilir.

Bu düşünce, etik felsefede sıkça tartışılan “seyirci etkisi”ni hatırlatır: bir kötülük karşısında hiçbir şey yapmayan kişi, kötülüğün gerçekleşmesine zemin hazırlamış olur. Dolayısıyla eylemsizlik, yalnızca bireysel bir karar değil, toplumsal bir sonuç doğurur. Başkalarının öldürülmesini kabul etmek, insanın kendi vicdanıyla hesaplaşmasını da zorunlu kılar. Çünkü sessizlik, çoğu zaman zulmün en güçlü destekçisidir. Bu bağlamda, hiçbir şey yapmamaya karar vermek, aslında bir şey yapmaktır: kötülüğün sürmesine izin vermek.

Karşılaştırma açısından, öldürme ile intihar da aynı şeydir, biri benimseniyorsa ötekinin de benimsenmesi, biri yadsınıyorsa ötekinin de yadsınması gerekir. (1967, s. 8)

Öldürme ile intiharın aynı düzlemde ele alınması, yaşamın değerine dair radikal bir sorgulamayı içeriyor. Eğer yaşamın kutsallığı reddediliyorsa, hem başkasının yaşamına son vermek hem de kendi yaşamını sonlandırmak aynı mantıksal zincirin halkaları haline gelir. Bu durumda, biri kabul ediliyorsa ötekinin de kabul edilmesi, biri reddediliyorsa ötekinin de reddedilmesi gerektiği düşüncesi, tutarlılık arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Çünkü etik düşünce, yalnızca bireysel tercihlerden değil, aynı zamanda mantıksal bütünlükten beslenir.

Bu yaklaşım, insanın yaşam hakkına dair evrensel bir ilkeyi sorgular. Öldürme, başkasının yaşam hakkını ihlal ederken; intihar, kişinin kendi yaşam hakkını reddetmesidir. İkisi arasındaki fark, özne ile nesne arasındaki ilişkide yatar; ancak her iki durumda da yaşamın değeri tartışmaya açılır. Dolayısıyla bu karşılaştırma, yaşamın kendisine yüklenen anlamın sorgulanmasıdır. Eğer yaşamın değeri mutlak kabul edilirse, hem öldürme hem de intihar reddedilmelidir. Eğer yaşamın değeri göreceli görülürse, her iki eylem de aynı şekilde meşrulaştırılabilir. Bu nedenle cümledeki mantık, etik düşüncenin tutarlılık zorunluluğunu hatırlatır: değerler parçalı değil, bütünlüklü bir şekilde ele alınmalıdır.

Hayat kendi başına bir değer yargısıyken, hayatı sürdürmek isterken değer yargılarını attığına göre, özünde de bir çelişmedir saçma. Soluk almak, yargılamaktır. Hayatın sürekli bir seçme hali olduğunu söylemek de saçma olur şüphesiz. Ama, her türlü seçmeden yoksun bir hayat tasarlanamiyacağı da ortada. Bu basit bakış açısından bile, saçma durum, eylem alanında tasarlanamaz bir şeydir. Anlatımında da tasarlanamaz. Her anlamsızlık felsefesi, sırf bir şeyler anlaması dolayısiyle, bir çelişme üzerinde yaşar. (1967, s. 10)

Hayatın kendi başına bir değer yargısı olması, onun sürdürülmesinin de bir anlam taşıdığını düşündürür. Ancak aynı anda, yaşamı sürdürmek için değer yargılarını bir kenara bırakmak, hayatın özünde bir çelişkiyi barındırdığını gösterir. Soluk almak bile bir yargıdır; çünkü yaşama yönelmek, yaşamı seçmek demektir. Bu noktada, hayatın sürekli bir seçme hali olduğunu söylemek saçma gibi görünse de, hiçbir seçimin olmadığı bir hayatın tasarlanamayacağı da açıktır. İnsan, her nefeste bir tercih yapar: yaşamı sürdürmek ya da sürdürmemek. Bu basit bakış açısı bile, “saçma”nın eylem alanında tasarlanamaz bir şey olduğunu kanıtlar.

Anlatım düzeyinde de aynı çelişki ortaya çıkar. Her anlamsızlık felsefesi, sırf bir şeyler anlamaya çalıştığı için kendi içinde bir çelişme yaşar. Saçmayı dile getirmek, onu bir anlam çerçevesine sokmak demektir; bu da saçmanın doğasına aykırıdır. Dolayısıyla saçma, hem eylemde hem de anlatımda tam anlamıyla tasarlanamaz. İnsan, saçmayı kavramaya çalıştıkça, onu bir anlam sistemine dahil eder ve böylece saçmanın kendisini ortadan kaldırır. Bu yüzden, her anlamsızlık felsefesi, kendi varlığını sürdürebilmek için bir çelişme üzerinde yaşamak zorundadır.

Bu noktada, Camus’nün “Sisifos Söyleni”nde ortaya koyduğu düşünceyi hatırlamak açısından da anlamlıdır: saçma, insanın anlam arayışı ile dünyanın sessizliği arasındaki çatışmadan doğar. İnsan bu çatışmayı çözemez; ancak onunla yaşamayı öğrenebilir. Saçma, tasarlanamaz ama deneyimlenebilir; anlatılamaz ama hissedilebilir. Bu yüzden, saçma üzerine düşünmek, aslında insanın kendi varoluşunu sorgulamasıdır.

Peki…Kimdir başkaldıran insan? Tabii olarak, hayır diyen biri. Haksıza karşı bir tiksintiyle birlikte, insanın kendi kendisinin herhangi bir yanına tam ve birdenbire bir katılışı vardır her başkaldırmada. Böylece, kendiliğinden bir değer yargısı sokar araya, ne kadar nedensiz olursa olsun da tehlikeler içinde sürdürür onu. (1967, s. 13-14)

Ve her değer başkaldırmayı getirmez. Ama, her başkaldırma eylemi, bir değeri çağırır sessizce.

Başkaldırmak ve başkaldıran insan haricindeki diğer insanlar için gerçekten bir “değer” ve/veya “değerlendirme” mi söz konusudur insan yaşamı adına, bilinmese de…



gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın

gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin