
bize her yer Trabzon derken:

büyülü fener derkense, sadece projeksiyon makinası ya da film göstermeye yarayan araç.
“Film endüstrisinde bir hayalin peşinden gitmek, yaratıcılık ve kararlılığın bir karışımını gerektirir ve bunu mantıklı teknoloji seçimleriyle dengelemek gerçekten de tatmin edici ve kapsamlı bir yaşam tarzına katkıda bulunabilir.”
hayatta hiç hikayesi olmayana ne yapayi bilinmeyen yapay zeka bile yardım edemez.

eskiden yüzüne bakınca gözlerinin içi gülen güzellikler şimdiki zamanda ya kaçıyor benden ya duruyor da haber bekleme zamanları çok geride. sosyal medyada ne kolay aranıp bulunabiliyorsam reelde de öyle. sadece cahille sohbeti kesmedim, kim ne kadar ederse o kadarını bulur bende.
Onur Berkay Suiçmez on Spotify



searchin’ for physical society with social science – sosyal bilimlerle fiziki sosyete arayışları – FilmFreeway


Köklerimizle bağ koparmadan geçmişte, şimdiki zamanda, planlayamadığımızdaki o zamanlar gelecek, dünlerimizi daha değerli ya da sıradan şekilde pişmanlık yaşamayıp yaşatmadan, yeniden, gülüşümüzü objektifle detaylandırıp, bence lisanstaki eski okul samimiyetimizden sonsuza, yolculukta ortak umutlarla; önümüze bakarız.
19-20′ sezonu, başarıların takdim değil taklit edildiği bir zamandı. Şimdilik akan zaman dışında kaybedilmiş hiçbir şey yok.
Projemizin başlangıç bölümü: Person Of Interest’in 4×11 If-Then-Else bölümünde ki Harold Finch’in inşaa ettiği Yapay Zeka’ya -Makine’ye’ satranç öğrettiği sahne.
Yönetmen/Görüntü Yönetmeni: Onur Berkay Suiçmez
Yardımcı Yönetmen/Kurgu: Esen Gürel
Siyah-Beyaz Belgesel Black-White Documentary
Konuşmacılar: Dimes Hak Alerli ve Nilüfer Çınar Çorlulu Ocak 20′

Şarkıyı kimin söylediğini bulamadım.
30 Nisan 2022 akşamı, 1 Mayıs 2022 sabahı,
2010-2011’den sonra -resmi- 2. şampiyonluğumuzu aylar boyunca kutlarken, devrimci Trabzonspor ruhuna saygıyla;
Sevdiğim kadın beni arayıp mutluluğuma ortak olmasa da bu şarkıyı o söylemiş kadar sevdim ve Trabzon, Sürmene’de az rüzgarlı, önceki yaz çektiğim ağaçlar video kaydımla paylaşmaya değer buldum.
Ormanların kralı kaplandır bu arada, yalnızlıktan uyuyamadığı için hayvan belgeseli izleyen Behzat Ç. bunu bilir mesela.
herkesin “idil”i kendine
Karanlığın olmadığı bir dünyada, tek başına aydınlık olanın herhangi bir anlamı yoktur, eyleme dönüşmeyen sade düşünceler de anlamsızdır.
Tiyatroda esas, karşıdan bakıldığında olup bitenlerin hemen yanılsama diye görüldüğü bir nokta vardır. Kamera karşındaysa böyle bir nokta bulunmaz. Sinema yoluyla en büyük etkiler oyunculukta, az oyunla, çokça betimlemede elde edilebilmektedir. Fotoğraf üzerine düşündüğümüzdeyse çoğu zaman birbirinden ayrı düşünülen sanatsal ve bilimsel değerlendirmeyi eş zamanlı mümkün kılmak, devrimci sinemaya dair bir ayrıcalıktır ya da olmalıdır.
Bir adam bir kadınla tanışmayı düşünürken, aynı kadın eş zamanlı aynı şeyi düşünmektedir.
Adam; en büyük hedeflere bireysel çabayla varma düşüncesi; budalalıklara, saplantılara, haksızlığa ve tembelliğe karşı ödün vermez, sağlam bir irade; dünyanın muammalarından bile korkmaktadır ve sonucunda, insanlara yaşayacak yeni bir dünya kurma arzusu ve dünyaya yeni bir çehre kazandırması muhtemel devrimci bir ruh taşımaktadır.
Kadın; yaşayamamaktayken; dünya ve yaşam bir düş gibi geçer yanından, doğru zamanda doğru yerdeyken dahi başını kaldırıp karşısına bakmayı beceremediğinden yaşamı; kendi adına hayal kırıklığı ve huzursuzluk taşımaktadır.
Duygular, geminin yelkenlerini şişiren rüzgar gibidir. Fazla güçlü olunca gemiyi batırırlar ama onlar olmadan yol almak da olanaksızdır. Örneğin korkaklar adına, öd kesesi insanı öfkeli ve hasta yapabilir. Ama olmadan da yaşayamayız. Bu dünyada tehlikeli şeyler aynı zamanda gereklidir.
Zaman akarken, bir şeyler olup biter ve adam der ki: “Ey erdemler, bana neye mal oldunuz! İki kadın beni alçakça aldattı, suçlu olmayan ve diğerlerinden daha güzel olan üçüncüsü ölmek üzereydi! Yaptığım iyilikler yıkımım oldu; mutsuzluğun doruklarındayken kendimi en kötü çukurlarda buldum. Belki ben de kötü yürekli olsaydım, şimdi mutlu olurdum.”
elif dedim be diyemedim
Kendi kendime konuşmaya başlamadan önce, yörüngemde seveceklerim de vardı; biliyordum.
İlkinde ela bakardı, hemen ertesinde yeşil, sonra mavi.
Mavi ulaşılamayacak bir deniz olduğunda, ben bakarım da sen fark etmezsin diyordum.
Ne yaparsan yap, fikrini değiştiremezsin, önyargısını kıramazsın. öyle istiyor öyle isteyecek, yenilmek istese de yenemezsin.
Enerji, değişikliklere sebep olma yeteneğidir ve de;
Durgunluktan ve konumumuzdan kaynaklı bir potansiyel enerjimiz var.
Evrende; bireysel başlangıç noktasını belirleyemediğimizde saçma sapan şeyler öne çıkıyor.
Ruhsal bir bozukluk, tek tek bireylerde ortada yokken; Zaman kavramı, tekdüze ve herkes adına aynı tempoda;
Sabit değişkenlere bağlı, akan bir niceliktir. Tayyarelerdeki ruhsal bozukluk ortadayken;
Eş zamanlı, birileri bağırıyor önümüze düşürdükleri kötülere rağmen; “hak, hukuk, adalet!”
Derinde yeşil gözlere bakarken ben;
El ele direnenler, yapay ışıkların karartmasıyla kararmayacağını bildiriyor.
Sonunda doğacak güneşi görenler, karanlık tünellerden sonra, sıfır ve sonsuzun matematiğiyle;
İstedikleriyle, yaptıkları ters düşmeyecek biçimde çalışmayı sürdürüyor.
Noktasal ışık kaynağından çıkan ışınlar doğrusal bir yol seyreder. Alfabe başlarken bitmez.
Estetik, duyu ve duygulardan edilen bilginin bilimi ve mantığın kız kardeşidir ve duyularla elde edilir.
Lütfedip anlamadığınız, anladığınızda anlatamadığınız susmanın da ciddi yer bulduğu dostluklar.
Atılamayan adımları, yere basmasını beklemeden çektiğimiz adımlardan sonra durmaktan;
Durmaktan yoruluyorum ben.
Estetik yaşantı yakalayabilmeye sterotypeler harici, organik bütünlük, biriciklik öne çıkıyor.
Sanatın dışındaki bütün alanlarda da talebe göre arz vardır. Siparişle sanat yapılmıyor.
bu memlekette, trenler geçsin diye, kuşların göç yollarını değiştirmesi beklenir(di)
Gölge geçiş noktasındadır. Işığın karanlıkla kesiştiği yerdedir. Işığa düşen karanlık, karanlığa düşen ışık… Bana çizilen yolu takip ettiğimde, takip edilecek bir yol olmadığının farkına vardım ve kendi kendime konuşmaya, yürümeye, durduğumda dahi; akışı belirlemeye başladım.
Limit ve Türev konularını dershanedeki öğretmenlerim haziranın birinci haftasından önce tamamlamışlardı. Derslerde konular henüz bitmişken, herkes etütlerde çözemediği soruları sormak amaçlı kütüphanelere yol alırken, Ben sokaklarda fotoğraf çekip, o zamanki 163 numaralı halk otobüsünde 1 lira 25 kuruşa eve dönerken, ya ders kitaplarının çantamdaki ağırlığını düşünüp, tuşlu telefonla mesaj atmak zorunda olmadığım birilerine cevap veriyordum ya da camdan dışarıya bakıyordum. O zaman Eskişehir Yolu’nda çocukluğumuzdan kalma binalar tek tük artmaya başlamıştı, şuanki durumu kimse öngöremezdi çünkü çift taraflı yol ve ağaçları katletme politikasında, belediyenin kimde olduğu fark etmiyor. 2013’teki eylemler ve tanımlayamadıkları toplumsal direniş öncesinde sonrasında, A.K. partisinin iktidarda olacağını da kimse bilmiyordu ve bilmiyor, hala.
Türkçe, matematik, ortalamanın altına düşmeyecek kadar fen bilimleri netiyle makine mühendisliği kazanmam, tanıdık tanımadık, hiç ders çalıştığımı görmemiş insanlara, bana bakışı neyse onu yapan değişik türden herkese tuhaf geliyordu.
O yaz, ilk defa yurtdışına çıkmıştım, aynı zamanda üniversite sınavımın tercihlerinde sadece MF bölümünden mühendislik tercihleri yapıp, bir süre Ankara’ya ve buradaki herkesle aramdaki mesafeyi açmayı düşünüyordum. Liseden 4-5 kişi kalmıştı konuştuğum ya da tahammül edebildiğim.
18 yaşıma aylar kala, 29 Nisan 2013’te defterimin birinci cümlesi olarak da şunu yazmışım:
“diyecekler ki, o, kök salmamış hiçbir zaman, günün birinde hiçbir şey söylemeden çekip gidebilmek için..”
Babaannem Sevim Suiçmez’ in Alzheimer’ ı son aşamada değildi. O zamanlar yürüyemese de, hala kendi evlatlarını ve torunlarını görünce gülümsüyordu. Üniversite sınavını kazanamamış olanlardan olmadığım için ve hayatımda değer verdiğim kimseyi kaybetmemiş olmanın rahatlığıyla sistemsizliğin sistem olduğu eğitim sürecimde, kazandığım bölüme başlamayı düşündüm ve başladım.
Sıralamada bir alt sıraya Eskişehir, bir üst sıraya Antalya yazmasaydım ya da o zamanki kız arkadaşım, Hilal; bir alt sıraya Antalya, bir üst sıraya Eskişehir yazmasaydı. ÖSYM’yle bir daha hiç yolum kesişmeyecekti belki de. Çünkü, Osmangazi Üniversitesi’ni o kazandı, Akdeniz’i ben. Herkes sıcak denizlere inme politikası benimsemişte, çalışan pusula hala kuzeyi gösteriyordu.
Kitap okuyordum okumasına; film seyrediyordum seyretmesine; fotoğraf çekiyordum çekmesine; ama ailem ve arkadaşlarım yabancı hissetmeme neden olmamasına rağmen tek başıma bir şeyler yapmayı, zamanımı kendim ve sevdiklerimle değerlendirmek adına, bencil olmayı öğrenmem gerekiyordu.
Çokça zaman peşinden koşmadığım, koşsam da bana; “mesafeni koru ya da hiç konuşmayalım.” manasında, tek başına kalmayı, tekrar tekrar denemeyi, kaybetsem de, düşsem de diz çökmemeyi; ikimizin elleri de aynı anda terlese de elimizi çekmemeyi ve hayatıma birkaç haftalığına dahil olup bir daha karşılaşmayacağım biri değil diyebileceğim tek kız vardı, doğrudan adı ya da sıradan hitap şekillerinden ziyade sadece meleğim diyebildiğim, Duygu.
O benden bir alt dönem olduğundan dolayı, sadece 1 yıl tamamen uzak tutabilmiştim kendimi, onda da hayatıma kimleri dahil edip kimleri atacağımı keşfetmeyi öğrendim. Ben Ankara’daki boğucu ama tanıdık yüzlerle dolu yaşama ara vermeyi öğrenemediğimden ve zamanın bir yılda neleri değiştirip değiştiremeyeceğini bu sefer de, Duygu, Sivas’ta Psikoloji bölümünü kazanınca fark ettim. Ne zaman, aslında önümdeki yolda yanımdan yürüyeceğini arzuladığım biriyle hayaller kursam, o zaman, tek başıma kaldım. Çünkü, bizim gibilerin hayatında güzellikler kısa süren parıltılar aydınlıklardır. Bizim gibiler başkalarının hayatına kısa sürede dokunur, engellere takılırlar.
Sosyal medyada az takipçili, çok takip eden konumunda; medyada nasıl, neyle görünülür sorusunu düşünüp davranmam; değerli yorumlarla karşılaşmak ve boş kafalı boş insanlardan hiçbir etkileşim almamak pahasına Iletişim Bilimleri Fakültesi’ni kazanmam ve başlamam liseden sonraki 2 yılıma mal oldu. Mezun da oldum, kendini eğitemeyen hiçbir eğitimcinin dersinden başarılı not alamam önyargısını yenmemse, şans eseri, pandemide hiç çalışmadan başarılı sayılamayacak ALES 70’le, üstüne para vererek Tezsiz Yüksek Lisans da yaptım. Ankara’da kalmaya, kendi hikayemin de başkenti olduğundan; ne kadar ara verirsem vereyim, sahte hikayeler yaratıp, sahte yüzler takınıp, senaryolarını milyonlara satanlardansa; memleketim Trabzon’da kendimi kanıtlamak amaçlı, kendi ekibimle çekmek ve sektörün bütün şartlarını, ekonomik yükümlülüklerinin farkında ve ayık kafayla çalıştığımda, “samimiyetsiz miyim, yoksa kel miyim?” tayfa ve de “firarda hayatta kalmaca” tayfayla yolumuzun hiçbir zaman bir araya düşmeyeceğini, ülkedeki siyasi yozlaşmanın bana kalırsa en büyük nedeni olan popüler kültürsüzlüğün tavanına hiç basmayacağımı düşünüyorum.
Aradan 9 yıl sonra Temmuz 2022’de kendi yaşadıklarıma, yaşamadıklarıma, yazdıklarıma ve yazamadıklarıma bakmamın; hiç tanımayanların bakışıyla, nereden nereye denilecek enerji değişimimin, yaşanmış bir hayatla, potansiyel olarak korunduğunu biliyorum.
Sabitlerle uğraşıyoruz, bulmuyoruz, duruyoruz tek başına. Düşünüyoruz, tek başına. Durduğumuzu, düşündüğümüzü yoruyoruz kalabalığa. Tek başına, aramıyoruz.
Bir de bunu boşverelim, bazen sevilmemeyi göze almak gerek. Kim sevildiği bütün zamanlarda mutlu olmuş, yapay mutluluklarda belki bir zaman.

Adı Konulamayan Yürüyüşler
Dolup dolup taşamayan bir kovayı dengede tutmak zordur. Zaten o kadar kolay olsa istediğin sevgiliye sahip olmak, birbirinin olmak; yaşamak biraz daha anlamsız gelirdi. Artık neyi ve kimi beklediğimi biliyordum, bu da bir başlangıç. Kulağımda bir uğultu, daima aynı sevgiliyi hatırlatan.
Geçmişimdeki insanlar yeterince iyi olsalardı bir şekilde yollarımız ayrılmamış olurdu diye düşünüyorum. Yanlış insanlara güvenmiştim ve onlara güvenimi hiç beklemediğim anlarda boşa çıkarmışlardı. İnsanlarla ilişki kurarken kendimden hiçbir beklentim olmuyordu genellikle önceleri. Samimiyet ve güven üzerine kurulu, ilk bakışta bunlarla ne işim olur diye düşünmeyeceğim birileri yanıma yaklaştığında duvarlarımı kaldırıyordum. Seyirciye oynayan arkadaşlar replay’i çok seviyorlar ve bu benim onlardan uzaklaşmama sebep oluyordu. Bazı dostluklarım bitmedi ama karşıdakilerin hatalarında ben sustukça üstüme gelip beni yoran, yıpratan bütün arkadaşlıklarımı tek kalemde bitirdim. Bana sadece bir gülümseme borcu olan insanlar var ama ben borcu geri istemeyi sevmem. Sonradan farkediyorum ki saygıdeğer düşmanlarım olmuş benim, onun dışında.
Sevimli bir kurbağalı, koyu yeşil bir kitap aralığı ile Kızılay’da yürürken karşılaştığımız çok renkli, Kızılderili kıyafetleriyle müzik yapıp hediyelik eşya satan bir gruptan aldığımız iki bileklikle sınırlanmıştı lise yıllarındaki geçici mutluluğumuz. Gizli gülümsemeler, öpücüklerle dolu hiçbir zaman unutulmayacak küçük umutlarımın “çılgın ve hüzünlü” başlangıcı. Hiçbir parmağıma uymayan belki de hiçbir zaman uymayacak olmasıyla önem kazanacak olan mavi noktacıklı gri bir yüzük de var sakladığım o günlerimizden ardakalan. Birlikteyken çektiğimiz en azından bir fotoğrafımız da olmalıydı diye düşünüyordum. Zaman geçtikçe, ben peşinden koşmaya devam ettikçe olacaktı da.
İlkokulu ve liseyi Ankara’nın farklı farklı bölgelerinde okumuştuk, çok tanıdık ve çok kalabalık doldu ve ben üniversiteyi burada okumak istemedim, o benden bir yıl sonra girdi üniversite sınavına. İkimiz de ilk tercih yılımızda bambaşka şehirlere gittik. En başta kıyı şehirlerimizden birinde mühendislik okumaya başladım. Dersime giren bir profesör not ortalamasının “19” olduğu bir finalden sonra “Doğaçlama mühendis olunmaz.” diye bir söz sarfetti, tabi denizlere aşinayız, boğulmayız ama olsun, yine de bir balık bekleriz, “sen balık değilsin ki, ne arıyorsun burada?” diyecek belki. Sonra Ankara’ya geri döndüm ve tekrar başka bir yola, bu sefer daha bilinçli bir biçimde girdim ve uzaklaştım, o kaldı. Doğrusu pek tatsızız, kendi sınırlarımızda debelenip duruyoruz, sadece nefes almak, var olduğumuzu hissetmek için bir şeyler buluyoruz. Lise yıllarımızdan sonra hiç kopmadan birlikte bir yol çizelim isterdim. Birilerinin yürüyüp yürümemesi mühim değildi, yolda duranlar yolun başındaki çıplak ağaçlar olabilirdi, bu demekti ki aydınlık ve parlak, yeşillikler içindeki günlerimize az kaldı.
Elimde olsa rutinimi hiç bozmaz, düzenli olarak gittiğim park, okul, bakkal, market, bar, lokanta, ve hala çalışmaya başlayamadığım işim, hangisi olursa olsun hepsine aynı yoldan yürürdüm. Ama umarsız, yan yollardan yürümeye devam ediyordum. Liseye başlayana kadar adını bile duymadığım semtlerimizden Etimesgut’ta okul penceresinden teneffüslerde onu izlemeye ve kısa bir süre sonra karşılıklı bakışmaya başlayalı on bir, tanışalı ve kokusunu duyalı on yıl geçmiş. 21.yüzyılın ikinci on yılının başlarında ülkede her gün farklı boyutlarıyla gözlerimizin önüne serilen adaletsiz, sevgisiz toplumun temelleri atılırken biz her fırsatımızda şimdikinin dörtte beşte biri ucuz fiyata satılan içkimizi ve tütünümüzü alıp birbirimizi tanımaya çalışıyorduk Meclis Park’ında, Konur Sokak’ta içerek. Şimdi, Tunalı’ya, Kuğulu’ya yolun karşı tarafına bakarak, o günlerimizi düşünerek yürüyorum. Meclis on yıl öncesine göre daha işlevsiz, park daha tenha ve her şeye rağmen yerinde duruyor. Biz her an yanyana olmasak da aynı yollarda, büyümüş olarak yürüyoruz, ilişkimiz kopuk kopuk ilerlemeye devam ediyor, Eksik, eksikliğinin farkında. Tamamlanmayı bekliyor, sadece bekliyor ve yine gece yarısı radyoda Düş Sokağı Sakinleri’nden Hüzün Kovan Kuşu çalıyor.

dereler adına, dereler akar.
eyvallah.
Sarıyer – Deep Purple
Istanbul Sarıyer’deki Deep Purple konserinde bulunmasam da, beni çağıran ya da bekleyen biri olmayınca, tek başıma gereken motivasyondan mahrum bırakmayan saatler süren sosyal medya detoksuma birkaç cevap niteliğindeki twitle sizi başbaşa bırakıp, huzurla kafayı yastığa koyuyorum.
kaybedenler kulübü’nü bazen kiminle seyrettiğimi düşünürken hatırlıyorum, kadiköy’e bir kere yolum düştü. onda da ‘loser’ modundaki adamlardan biriymişim misali mesafemizi her zaman koruduğumuz bir kız arkadaşımla birlikte birkaç bira içip evinde sızdım.
bugünlerde huzurluyum.
sevdiğim, hayatının bir bölümünde zamanımızı beraber değerlendirdiğimiz her kız arkadaşım benden daha “winner” ve hak ederek elde ettikleri konumdalar. haddimi aşmayayım diyorum, biri dışında beklentiyi sıfırlama ve anı yaşama adına zararsızdım.
belki ben de tek başıma kaldığımda dahi moralimin azalmadığı, onların başkalarıyla mutluluğunda bile bozulmadığım bu zamanlarda radyo, tv ve sinema üzerine tezsiz yüksek lisans yaparken; dinlemeyi, dinlenmeyi, seyretmeyi ve seyredilmeyi yeni yeni keşfediyorum, öğreniyorum.
hem annem, hem babam, hem de kardeşim her zaman yanımdaydı. ben hiçbir zaman yolculuk ederken arkadaşlarımla vedalaşmadan -sarılmayı sevmem- antalya, ankara ve eskişehir’de farklı farklı bölümlerde yolumu ararken özdeşleştiğim ve yabancılaştığım toplumu bugün daha net farkettim.
her zaman kazanan değilim ama kaybeden hiç değilim, bunu bir zamanlar bir cümleyle açıklamıştım. “başkalarının mutluluğu fotojeniktir.” benim mutluluğum çoğu zaman çoğu -arkadaş demicem- yancıya öyle gelmiyor olabilir fakat, yorulmak olmaz, bir bahar daha bitiyor.
sempatik olma derdim hiç olmadı.
bundan sonra da kendi aklından ve kalbinden başka şeylere inanan ve inandırılan birileriyle alakâm yoktur, olmayacaktır.
27 yaşımın bitmesine 4 ay kala hâla eskiyen şeyleri, yeni bakış açılarıyla öğrenmeye, hakaret etmeden konuşmaya çabalıyorum
sokaklarda, sokak hayvanlarından daha tehlikeli hayvanlar ve araçlar var.
tükettiğimiz her şeye zam yaparak bizim yani halkın ve milletin vergileriyle 5,6 yerden maaş alanların yönettiği ülke olarak kalmayacağımızı düşünüyorum.
her şeyi sattılarsa da hiçbir şeye paralarını yatırsalar da; potansiyel yeteneklerin çoğu hâla bu topraklarda.
suç ve suç unsuru nedir biliyorum, bir süredir bireysel tabi ki ama bu baskılar kim ve kimlere yaramış. ülkede çalışmaktan kambur olmuş bir halkın; uzun bir kalastan farksız bir piyona, toplumun peşpeşe hataları sonucunda hâla ve her şeye rağmen dik dur eğilme deme(me)si meselâ.
sokakta, refleksif hareket eden, belli bir rutin buldum mu değiştirmeyen ve durduğum ya da durmadığım yerleri bilen biriyim. aile ve takım ruhu ne demek çocukken öğrendim, ve beni üzen bir durum yakaladığını düşüneni üzmenin de yollarını biliyorum, ama tehdit şantaj benim mizaçta bulunmuyor.
çoğunluk olmayı değil çoğulculuğu öğrensek kurtuluşun parti/gençlik kolları değil, dürüst
bireyler ve doğruluktan yana duruşla, zamanını harcadığı meslekten kazanan herkes adına çalışanlara saygıyı öğrenmekte ve sahtekarlara nah çekmekle yakalayabiliriz.
benim ve ailemden mevkilerini hakkıyla elde edenlerin soyadımı her gün duyduğunu bildiğim ve one minutes içerisinde 360° dönse de yine kendi olamayan biri, terörle de yurtseverlikle de korku toplumu yaratamaz. çocuk kandırmaya çalışmasınlar.
imza: büyük uşak Onur Berkay SUİÇMEZ


Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.