Modern Dünyada Gündelik Hayat

https://www.academia.edu/85989846/

Gündelik olanın sanat ve sanat dışındaki alanlarda bir anda ortaya çıkmasını dikkatle değerlendirmek mecburidir. Gündelik olan, epik bir görünüme, maskelere, kostümlere ve dekorlara bürünmüş olarak sahneye çıkar. Dilin ve üretilen metaların tüm kaynaklan hem bir sefalet hem de bir zenginlik olan gündelik hayatı dile getirmek için kullanılmaktadır. 19. yüzyıl ortalarındaki felsefi ve teorik durumu yorumluyor Henri Lefevbre.

Felsefenin felsefe olarak kalmadığını, spekülasyonun soyut bir bütünlüğe ulaştırmakla yetinmediğini öne süren tezi, yani felsefeyi gerçekleştirme tezi Hegel’de mevcuttur. Hegel’e göre, gerçeğin ve akılcı olanın çakışması, özdeşliğini tamamlanmış ve zaten olmuştur, ne de idealdir, gelecektedir ve belirsizdir. Hegel, tarihi, bu birliği ürettiği anda yakalar. Onu akılcı ve gerçek, felsefi ve politik, teorik ve pratik olan çift ve tek belirlenimi içinde kavrar. Bu tezin kaynağı daha gerilere uzanır. Söz konusu tez ilk olarak Descartes’çı akılcılık içinde su yüzüne çıkmıştır. Hegel için, kendi felsefi aklı, önceden var olan bir gerçekliğin teorisi değildir. Bu felsefi akıl, kendi desteğiyle, kendisinin gözleri önünde oluşmakta olan devlet içinde gerçekleşir. Felsefi-politik sistem, sadece felsefi sistem olarak değil aynı zamanda Hukuk’un ve Devlet’in politik sistemi olarak da tarihin anlamını açıklayarak düzmece tarihe son verir. Marx’ın felsefenin gerçekleştirilmesiyle ilgili metinleri, Hegelci düşünceyi onu kendisine karşı çevirerek sürdürür.

Eğer felsefe gerçekleşecekse, bu neden Platon’dan Hegel’e kadar, sonunda gereksiz eklemelerden kurtulmuş felsefenin bütünü değil de Hegelci felsefe olsun? Neden bu gerçekleşme meşrutiyeti elinde bulunduran otokratik devlet içinde yer alsın? Bu gerçekleştirmenin “özne” si, desteği veya taşıyıcısı, neden orta sınıf ve devlet bürokrasisi olarak tanımlansın? İşçi sınıfı, devam etmekte olan tarihe dahil değil mi?

Arkamızda felsefenin ve gündelik hayatın yolu var. Biz onların kesişme noktasında duruyoruz. Felsefe tepelerden yol alırken bir yandan gündelik hayatı gözleyebileceği bir güzergah tutturmuş olsa da, felsefeyle gündelik hayatın arasında dağlar var. Önümüzde kötü açılmış yollar, koruluklar ve dikenli çalılıklar, bataklıklar da var.

Kısacası, gündelik hayatın, tam da felsefe olmayan olma niteliğiyle, felsefenin nesnesi olduğunu açıklamaya çalışıyoruz diyor ve hatta, bu sıfatla gündelik hayatın felsefi bir nesne olduğunu ettiğini de ekliyor Henri Lefevbre.

Felsefenin aradığı kesinliğin, gündelik insanın düşlediği güvenlik ile hiçbir ortak yanı yoktur; felsefi serüvene gelince; manevi tehlikeler dışında bir tehlike taşımaz.

Gündelik insan kendi malı-mülkü ve tatmin araçlarına kapanır, kimi zaman buna üzüldüğü de olur. Düşünce ve kültürle uğraşan özneye kıyasla, doğaya daha yakındır ya da öyle görünür. Gündelik kadın için ise bu olgu daha da geçerlidir: Kızgınlığa, neşeye, tutkuya ve eyleme daha fazla eğilimlidir; fırtınalara, cinsel hazlara, hayat ve ölüm arasındaki bağlara, temel ve kendiliğinden gelen zenginliklere daha yakındır.

Bu anlamda, felsefi bir tavır (tefekkür, spekülasyon) alan ve bu tavrı öğrenen felsefeci için gündelik hayat, kurulu sistemlerde bulunmayan gizemliliği ve hayranlığa değer olan şeyler barındırır. Felsefeciler onun karşısında, doğada veya sanatta buldukları herhangi bir şey karşısında olduğundan daha fazla şaşkınlığa düşerler. Birçok kez, ilk profesyonel felsefecinin, yani hiç yazmamış olan Sokrates’in, felsefi bir diyaloğa girişmek için nasıl sadece günlük şeylerden, küpçüyle birlikte küplerden, ayakkabıcıyla birlikte ayakkabılardan söz ettiğini dile getirmişlerdir.

Felsefe gündelik hayat karşısında küçümseme ve hayranlık duyguları arasında gidip gelecektir. Felsefenin yönünü değiştirmemizin, meta-felsefe içine yerleştirmesinin nedenini, felsefi mirası tasfiye etmek değil diyerek açıklıyore

Burada spekülatif tavrı karşısına pozitivist tavrı koymuyoruz. Felsefeyi, felsefeci aklı gerçekleştirmek için, “akıl-gerçeklik” birliğini tanımlamak için sürdürüyoruz.

Öte yandan, Sokrates’ten ve Yunan Sitesi’ndeki akıldan bu yana durum oldukça değişti. Burada yeni bir insan yaratmak söz konusu; kavramlar, dönüşüm ve devrim fikirleriyle karşılaşmaktan artık kaçamaz. Bu girişimimizin bir kaygıdan hareket ettiğini, üstüne üstlük kaygı verici niyetler taşıdığını açıkça söyleyelim. Örneğin, tekrarlanır olanın keşfedilmesi söz konusudur. Bütün sıradanlığı içinde gündelik hayat, tekrarlardan oluşur: işteki ve iş dışındaki tavırlar, mekanik hareketler (ellerin ve vücudun hareketleri, aynı zamanda parçaların hareketleri, rotasyon veya gidiş-gelişler), saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar; çizgisel tekrarlar ve döngüsel tekrarlar, doğal zaman ve akılcı zaman, vs.

Yaratıcı etkinliğin (en geniş anlamıyla üretimin) değerlendirilmesi, bizleri yeniden üretimin çözümlenmesine, yani nesneleri veya yapıtları üreten etkinliklerin kendilerini yeniden ürettikleri, kendilerini kuran ilişkilere yeniden başladıkları, bu ilişkileri yeniden ele aldıkları ya da tam tersine kademeli değişikler veya sıçrayışlarda dönüştükleri koşulların çözümlenmesine götürür. Oluş teorisi, tekrarıyla karşılaşır. Herakleitos’çu zamanın doğada ve evrendeki, tarihteki, bireysel ve toplumsal hayattaki sınırsız akışı, birkaç büyük felsefecinin gördüğü bu tükenmez zamansallık, acaba kökensel bir tekrarı mı gizlemektedir.

“Herakleitos’tan Hegel’e ve Marx’a kadar geliştirilen oluş kavramı ile çok önemli olan tekrar olgusu nasıl karşılaştırılabilir? sorusuyla; “tekrara dayanan Herakleitos’çu Sürekli Öteki teorisi ile Parmenides’in evrensel hareketlilik içinde eriyen, değişmez özdeşlik ve aynılık teorisi arasındaki çatışma nasıl çözülebilir?” sorularının yanıtını kendisi cevaplıyor:

“Felsefi olmayan gerçeklik mi? Gerçek hayat mı? Bu tam da, bir yüzyıldan fazla bir süredir beşeri bilimlerin ve sosyal bilimlerin, ekonomi politiğin, psikolojinin, sosyolojinin, tarihin ilgilendikleri şey değil midir?  Adından bahsedilen bilimler, felsefenin kendi dışında bıraktığı bu devasa gerçekliği paylaşırlar. Gerçek, bu bilginlere aittir. Gerçeğin ve akılcı olanın birliği, parçalanmışlık üzerinden, onlardan ve onların yöntemlerinden çıkabilir.

“Gündelik hayat nedir ki? Ekonomik, psikolojik veya sosyolojiktir, özel yöntemler ve yollarla kavranması gereken özel nesneler ve alanlardır. Beslenmedir, giyinmedir, eşyadır, evdir, barınmadır, komşuluktur, çevredir. İsterseniz bunu ‘maddi kültür’ olarak adlandıralım, fakat birbirine karıştırmayalım ve hepsini aynı kefeye koymamalıyız.

Nesneler envanteriniz, demografiniz, daha geniş bir bilim içinde bir bölümden başka bir şey bir parçası yapmayacaktır. Nesnelerin eskimekte olmaları ve olası dayanma süreleri, eskimenin özel bir durumundan başka bir şey değildir. Şeylerin -eşyalar, yiyecekler, kıyafetler- anlamını özenle inceleseniz de, bilimleri tasfiye etmeye yöneldiğiniz, bilgini dışarda bıraktığınızdan dolayı kendi kendinizi dramı öne çıkarmaya, lirik bir söylev vermeye mahkum ettiğimizi de ekliyor Lefevbre.

İnsanın ve düşüncenin kaderin acımasızlığından özgürlüğe bir sıçrayışla varmadığını unutmayalım. XIX. yüzyılda, sanayi devrimi ile birlikte, toplumsal hayat, binlerce yıl boyunca hakim olan koşullardan, yokluktan, doğa kanunlarının belirsiz ve kör tahakkümünden yavaş yavaş sıyrıldı. Bu durum ile, akıl tarafından hedeflenen, eskisine karşıt yeni durum arasında uzun bir geçiş dönemi oldu. Yokluk, güzel bir sabah, bir anda sona erivermedi. Temel gereksinimleri karşılayan bazı mallar, yeryüzünün bir kısmında, sanayileşmiş ülkelerde artık kıt değil. Daha değerli olan başka mallar ise hala zor bulunuyor. Dahası, yeni yokluklar da var ve bunlardan bahsetmeyi daha bitirmedik: Mekanın, zamanın, arzuların veya arzunun kıtlığını kastediyoruz.

Burada kıtlığı tarihi açıklayacak bir nitelik, ya da ekonomik bir teori haline getirmediğimizi aklınızdan çıkarmayalım; biz onu tavırları açıklayıcı bir veri olarak alıyoruz. ‘Beşeri’ denilen bilimlerin girişimlerinde ideolojik bir etmen vardır; bu bilimlerin içinde çeşitli ideolojiler bulunur.

Gündelik hayatın değerlendirilmesi, pozitivist bilimlere bir karşılaşma zemini, hatta ondan da öte bir şey sunar. Bizim toplumumuzda, bizim çağımızda, akılcı ile akıldışı arasındaki çatışmaların mekanını gösterir. Böylece, geniş anlamda üretimin somut sorunlarının dile getirildiği mekanı belirtir: Kıtlıktan bolluğa ve değerliden değersize geçişleri, insanların toplumsal varoluşunun üretilme biçimini belirtir. Bu eleştirel çözümleme, kısmi belirlenimciliklerin incelenmesi biçimini alır. Bu çözümleme, aklın anlamı ve amacı her zaman belirlenimcilikler üzerinde hakimiyet kurmak olduğu halde, belirlenimciliklerin ve zorlamaların akılcı olarak göründüğü bu tersine dünyayı altüst etmeyi hedefler.

Akılcı bilgi onları kabul etmese ve bir bilimsellik sertifikası vererek tasdik etmese de, her zaman mevcut koşullan değerlendirmiştir. Modernlik, yani bu toplumun kendi kendisini ifade edip doğrulamasını sağlayan ve onun ideolojisinin parçası olan göstergeler kümesine cevap verir ve tekabül eder. Gündelik hayat ve modernliğin tanımlan ve ilişkileri ile ilgili olarak, insanların söylemleri de dahil olmak üzere, olguları sorgulamamız gerekecek. Bu andan itibaren önemli kazanan; bunların eşzamanlılığının altını çizmektir. Gündelik hayat mütevazı ve sağlamdır, doğal olandır, kısımları ve parçalan belirli bir zaman kullanımı içinde, kuşkuya meydan vermeyecek bir biçimde birbirlerine bağlanan şeydir.

Gündelik hayat, tarih taşımaz. Görünüşte göstergesizdir; kişiyi meşgul eder ve uğraştırır, yine de söylenmeye gerek duymaz; zaman kullanımında gizli olan etiktir, kullanılan bu zamanın dekorunun estetiğidir. Parlaklıktır, paradokstur, teknik veya dünyevilik tarafından damgalanmıştır. Gözü pektir, kendini alkışlatan maceradır. Modem denilen dünyanın sunduğu dışa dönük gösterilerde ve bu dünyanın kendisini yine kendisine sunduğu gösteride güçlükle ayırt edilebilen sanattır ve estetiktir.

Hermann Broch’un ifadesiyle, dönemin evrensel gündelik hayatı modernliğin arka yüzüdür, zamanın ruhudur. Görünümleri ve yüzlerinden her biri, bize göre, atom savaşı korkusu ve uzayın keşfi kadar önemlidir.

Nasıl olmanız gerektiğini size göstermeye yardımcı olan propagandalara, tumturaklı sözlere ve açıklamalara bağlayarak birçok seraba kapılırsanız. Şu halde, eğer televizyonda, radyoda, sinemada, basında göstergelerden oluşan bulutların üzerinizden geçmesine izin verir ve sizi yönlendiren yorumlan benimserseniz, var olan durumun edilgen bir kurbanı oluyorsunuz demektir. Birkaç ayrım yaptığınızda, örneğin gündelik ve modernlik ayrımında, durum değişir ve göstergeleri etkin bir biçimde yorumlayabilirsiniz.

Karşılaştırmalı bir değerlendirme, farklı ülkeler, farklı toplumlar, farklı diller hakkında fazlasıyla geniş bir bilgi gerektirecektir. Böyle bir bilgi olmadan sıradan bir halklar psikolojisi içine (Völkerpsychologie) düşülür. Önemli kazanan sonu gelmez bir arayışta ve bir şey bulmaya çalışmak, tatminsiz bir biçimde bir durumda saplanıp kalmamaktır.

Beşeri bilimlerden her birinde olgular kendi tarzında parçalara ayrılır; hem ampirik hem de soyut kategorilere göre onları sınıflar; onları farklı alanlara yerleştirir: aile sosyolojisi, tüketim psikolojisi, çağdaş toplumların incelenmesini de içeren antropoloji veya etnoloji, alışkanlıkların ve davranışların betimlenmesi. Parçaların karmaşasından bir tutarlılık kurma ödevini -reklamcılara, planlamacılara- bırakırlar.

Eğer kabul edilecek bir sistem (toplumsal veya politik veya metafizik) var olsaydı, eğer hakikat bir “ya hep ya hiç” meselesi olsaydı, hem gerçek hem doğru olan bu sistem eleştirel mesafeyi yasaklasaydı, gündelikliği kavrayamayacaktık bile. Ne başka bir bilinç mümkün olacaktı, ne de bir bilinçlenme olanağı. Ya bilmenin ortaya çıktığı andan itibaren bilinecek olan her şeyi bilecektik, ya da bilgiye sonsuza dek ulaşamayacaktık. Bilgiden, sanattan, felsefeden farklı olan gündelik hayat, böyle bir sistemin bulunmayışının fiili kanıtı değil midir? Ya gündelik hayat o sistemin içindedir ve her şey zaten söylenmiştir; ya da gündelik hayat sisteme teslim olmamıştır ve kişinin önünde söyleyecek çok şey vardır.

Bizim geliştirdiğimiz bu yöntem, bilimi eleştiriden ayırmaz. Aynı zamanda hem polemik yaratan hem de teoriktir. Her araştırma, er ya da geç, toplumun, insanın veya dünyanın genel bir kavrayışına bağlanır. Yöntemsel olarak doğru görünen tutuma aykırı olarak bütünden ve küreselden yola çıkılmasa da, sonunda bu bütünlüğe varmak gerekir. Çünkü teorik olarak (yani bir teori ile) birbirlerine zor bağlanabilen olgular ve kavramlar düzeyinde, kısmilik düzeyinde kalmamak gerekir. Şu halde gündelik hayatın eleştirisi, toplumsal bütün ölçeğinde kavrayışları ve değerlendirmeleri gerekli kılar. Sonunda vardığı nokta orasıdır. Stratejik değişkenlere, bir bilgi ve eylem stratejisine bağlanmamazlık edemez. Bununla birlikte, bu, teorik ve pratik yöntemlerin yazarın veya okurun bireyselliğini bütünüyle hesap dışı bırakacakları anlamına gelmez.

Bu işlemler dizisi içinde yazar kişisel bir sorumluluk üstlenir. Hata riski de dahil olmak üzere riskleri ve sonuçlan başka hiç kimsenin üzerine yüklemez. Ancak mizah ve alaycılığa yer vermeyeceğine, bilimselliğin özgül niteliği olarak görülen “ciddiyet” içinde kalacağına dair söz veremez. Kendisinden başkalarını, onların tavırlarını, ciddiyetlerini veya ciddiyetten yoksunluklarını tartışma konusu yaparken kendisini de tartışmaya açar. Sonunda toplumun bütünü ile ilgili önerilere varan bu yöntem, şüphesiz ampirizme, olguların veya sözde olguların sonu gelmez bir biçimde derlenmesine karşıdır. Artık aralarında (kavramsal, ideolojik ya da teorik) bir bağlantı bulunmayan toplumsal ya da insani bir olgu olmadığı gibi, toplumsal gruplar da aralarındaki çeşitli ilişkiler bağlamında bir bütün içinde yer alırlar. Gündelik hayatı tanımlarken, içinde yaşadığımız toplumun özelliklerini belirlemek şarttır.

Görünüşte anlamsız olgular arasından esas olan bir şey yakalayarak, olguları düzenleyip, tanımlamak, bu toplumun değişimlerini ve perspektiflerini tanımlamak söz konusudur. Gündelik sadece bir kavram olmakla kalmaz, bu kavram toplumu anlamak için bir ipucu olarak da alınabilir. Gündelik olanı küreselliğin, devletin, vs. içine yerleştirmek gerekir. Bize göre meseleyi ele almanın en iyi yolu, toplumumuzu kavramanın ve topluma nüfuz ederek onu tanımlamanın en akılcı yöntemi budur.

Kökenlerini Yahudi-Hıristiyan inancının berisinde, (Sokrates öncesi) Yunanistan’da ve Doğu’da arayan Nietzsche, bu etnolojik romantizmden çok daha kapsayıcıdır. Peru ve Meksika’daki antik zaman medeniyetlerinden Inka ve Aztekler’de, Yunanistan’da veya Roma’da, en ufak detayları; davranışları, sözleri, aletleri, alışılmış nesneleri, giysileri, vs. belirleyen bir üslup vardı. Kullanılagelen, alışılmış (gündelik) nesneler, henüz içlerindeki şiiri yitirmemişlerdi. Düzyazıda yansıyan hayat ile şiirsel hayat birbirinden ayrılmamıştı. Bizim gündelik hayatımız ise, üsluba karşı duyulan nostalji, üslupsuzluk ve inatla bir üslup aranması gibi özellikleriyle öne çıkar.

Tarihsel, gelişimi sürecinde, “insanın” kendi kendisini üretmesini belirtmek şarttır. Toplumsal ilişkilerin üretimi de buna dahildir. Son olarak, tüm genişliği ile ele alındığında, bu terim yeniden üretimi de kapsar. Sadece (demografi alanına giren) biyolojik bir yeniden üretim/üreme değil, aynı zamanda üretim için gerekli aletlerin, araçların ve tekniklerin maddi anlamda yeniden üretimi, dahası toplumsal ilişkilerin de yeniden üretimi söz konusudur. Bir toplumun özünde bulunan toplumsal ilişkiler bir yıkım tarafından parçalanana kadar ayakta kalırlar; ancak bu süreç içinde hareketsiz, edilgen değildirler. Karmaşık bir hareketlilik içinde yeniden üretilirler. Bu hareket; kavram olarak çifte bir anlam taşıyan, hatta çeşitli farklı anlamlan belirten; böylece şeyler ve insan üzerindeki edimleri, doğa üzerindeki tahakkümü ve doğanın “insan” tarafından/”insana” göre uyarlanmasını, praxis’i ve poesis’i kapsayan bu üretim toplumun devlet, bilim, “kültür” gibi üst tabakalarında yaşanmaz. Praxis’in akılcı çekirdeği, gerçek merkezi gündelik hayattır. Bu yapıtın temel savı, başka bir deyişle teorik ilkesi budur. Bu savı başka bir açıdan ele alalım. Bir toplum nedir? Marksist çözümlemeye göre, her şeyden önce ekonomik bir temeldir: Maddi nesneleri ve metaları üreten emektir, iş bölümü ve örgütlenmesidir. Aynı anda hem yapılanan hem de yapılandıran, “temel” tarafından belirlenen ve mülkiyet ilişkilerini belirleyen toplumsal ilişkilerdir. Son olarak, tüzel oluşumlar (kanunlar), kurumlan (bu arada Devlet’i) ve ideolojileri içeren üstyapılar gelir. Şema bu şekildedir. Genel olarak kabul edilen yorum üstyapıyı temelin bir yansıması olmaya indirgiyordu. Üst üste konan düzeyler (temel, yapı, üstyapı) ilişkisiz olarak kalamayacaklarından, üstteki düzeyler ekonomik temelin bir ifadesinden veya yansımasından başka bir şey olmama noktasına indirgenerek sorun kolaylıkla çözülüyordu. Bu indirgemenin felsefi bir ismi de vardı: dogmatik (ve diyalektikten uzak) bir materyalizm. Kabaca basitleştirildiği için şema uygulanamaz bir hale geliyordu; üstyapıların etkisi üzerine uzadıkça uzayan, bitmek bilmez tartışmalar yapılıyordu.

Bilgilerden, dünyaya ve bilmeye ilişkin (dinsel, felsefi) yorumlardan ve son olarak yanılsamalardan oluşan karışım, yani ideoloji, “kültür” diye adlandırılabilir. Kültür bir praxis’tir. Toplumun kaynaklarını bölüştürmenin ve dolayısıyla üretime yön vermenin bir yoludur. Terimin en geniş anlamıyla bir üretme tarzıdır. İdeolojik olarak güdülenmiş bir edimler ve etkinlikler kaynağıdır. Marksist şemayı felsefeye ve ekonomiye indirgeyerek yoksullaştırmak değil güçlendirmek amacıyla, ideolojilerin bu etkin rolünü Marksist şemanın içine yeniden oturtmak gerekir. Böylece, “üretim” kavramı asıl anlamını kazanır: insanın kendi hayatını üretmesi. Dahası, tüketim sözünü ettiğimiz şemanın içinde üretime bağlı olarak, fakat ideoloji, kültür, kurumlar ve örgütlerle yeniden ortaya çıkar. Burada gözden geçirdiğimiz şemada, üretim ve tüketim arasında, yapılar ve üstyapılar arasında, bilgi ve ideoloji arasında belirlenen üretim ilişkileri (kapitalist üretim ilişkileri) içinde bir denge vardır. Bir yandan, kültürün boş bir kaynaşma olmayıp, bir hayat tarzına bağlı, etkin ve özgül bir şey olduğu; öte yandan, (yapısal olarak üretim ve mülkiyet ilişkilerine bağlı) sınıf çıkarlarının, toplumun bir bütün olarak işleyişini sağlamaya yeterli değildir. Gündelik hayat, dengenin toplumsal yeri olarak tanımlanır. Küçümsenen ancak hayati önemde olan bu yerin iki görünümü vardır: O artakalan (düşünülebilen ve toplumsal pratikten çıkarılabilen, belirlenmiş ve ayrışmış tüm etkinliklerden artakalan) şeydir; ayrıca, toplumsal bütünün ürünüdür. Bir denge yeridir; aynı zamanda tehdit edici dengesizliklerin ortaya çıktığı bir yerdir. Böyle bir toplumda devrim, insanlar gündelik hayatlarını sürdüremez hale geldiklerinde başlar. İnsanlar gündelik hayatlarını yaşayabildikleri sürece, eski ilişkiler yeniden oluşur. Dogmatik şemalara kıyasla “revizyonist” ve “sağ sapma” olarak görülen anlayış, aslında, aşırı uçta bir politik tavır taşıyordu. Bu belirleme konusunda üstü kapalı ya da açık bir “mutabakat” vardır. Kuşkusuz, yaratıcı faaliyetin bileşenleri üzerine yapılan vurgu çok farklıdır ve bu vurgulama içinde sınıf ideolojileri belirgindir. Lefevbre’nin yazdığı dönemde, Fransa’da, toplumun bir, özellikle el emeğine küçümsemeyle bakmaktaydı, “yaratıcılığın özü ve doğası” üzerine yapılan tartışmalar söz konusudur. Emeğe, pratik bir önemin yanında, genellikle etik bir değer verilir. Uğraşısı içinde, mesleği içinde “kendisini gerçekleştirmek” isteyen pek çok insan vardır. İşçi sınıfı, bu inanç içinde toplumu emeğin ve emekçilerin “değerlerine” göre yeniden örgütlenmek isteyen meslek örgütlerinin kurdukları siyasal projelere katılmaktadır. Toplumsal dönüşüm anlamında kurtuluş, bu bütünü sağlamlaştıracaktır.

Bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumundaysa Lefevbre, gündelik hayatının tarihini üç bölüme ayırır:

a) üsluplar;

b) üslupların sonu ve kültürün başlangıcı (XIX. yüzyıl);

c) gündelik hayatın yerleşmesi ve sağlamlaşması.

Lefevbre’ye bakılırsa; rutinin yerleşik hale bürünmesi, devrim yapma girişimlerinin her başarısızlığından sonra, gündelik hayatın nasıl daha da belirginleştiğini gösterecektir.

Gündelik hayatta ve haber kaynaklarında (televizyon, radyo vb. araçlar aracılığıyla), bürokratik dikey hegemonyanın arka planında “Kimsiniz? Kendinizi tanımayı öğrenin” tarzındaki testlerin hızla çoğaldığı görülmektedir. Kültürel iktidar hiçbir koşulda hükmedenlerde değilse dahi, araçları (devletin ideolojik aygıtları) yönlendirme ve yanlı propaganda hükmedenlere hizmet eder.

En basit bir çözümleme bile, birbirinden oldukça farklı, “yapısal olarak” karşıt iki tür boş zaman kullanımı olduğunu gösterir:

a) Derin bir tatminsizlik duygusu bırakan; ilgili kişileri, dehşete düşmüş karısının ve çocuklarının gözleri önünde “Artık her şey mümkün!” diye bağırarak gazetesini yırtan Kierkegaard’vari kişilik durumuna düşüren, gündelikle bütünleşmiş boş zaman

b) Gidiş beklentisi, bir kopuş gerekliliği, arkadaş çevresi, tatil, LSD, doğa, şenlik, delilik aracılığıyla kaçma isteği.

Gündelik olanın bir sistemi yoktur. Boşluklarla birbirinden ayrılmış, yine de bir düzlem üzerinde yer alan veya bu düzleme bağlı olan alt sistemler vardır sadece. Toplumsal gerçeklik düzeylerinde mantıkla akılla açıklanabilecek iktidarın stratejileri ve muhalefetin iktidarı adına 3 madde vardır;

  1. Mülkiyet, akılcılık, devlet ideolojileri
  2. Gündemdeki retoriğe ve ideolojiye bağlı olan yanılsamalar ve mitoslar
  3. Yabancılaşmayan toplumla bir arada somutlaşan duygusal yatırımlar

Tüketim kendisini aldatmaca, yanılsama harici bütün bir eylem, eylemlilik olarak ortaya koymasaydı. Problem yaratacak bir mesele olmayacaktı. Ancak reklam metinleri ve gerçek tüketim arasında belirli sınırlar yoktur.


gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Modern Dünyada Gündelik Hayat” için 7 cevap

  1. […] Suiçmez, O. B. (2022, 07 18). Modern Dünyada Gündelik Hayat. gündüzleri geceymiş gibi “yeşil dallarız dünya ağacından”: https://onurberkaysuicmez.wordpress.com/2022/07/18/modern-dunyada-gundelik-hayat/ […]

    Beğen

Minority Report (2002) filmiyle 2015 yapımı aynı ad ve konulu dizinin kültürel eleştirel kuramla değerlendirilmesi | gündüzleri geceymiş gibi için bir cevap yazın Cevabı iptal et

gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin