Onur Berkay Suiçmez – Ankara – 2022



Yirminci yüzyılın sonunda kapitalizm, dünyanın her yerinde değilse bile birçok bölgesinde, ekonomik ve kültürel açıdan egemen toplumsal formasyon haline gelmiş bulunuyor. Büyük bir kapitalist üretim endüstrisine sahip olmayan ülkelerde bile, buralarda yaşayan insanların çoğu, kendilerini kapitalizmin mallarını tüketmek için arzu duymaya kaptırmış bulunuyorlar. Arzu ister blucinler, kağıt – kalem cinsi nesneler, televizyonlar, radyolar, otomobiller için, isterse bir uçak yolculuğu yapabilmek için duyulsun; bu mal ve deneyimler, batı medyası ile ilişkide olan kişiler temel gereksinimlerini giderebildikleri sürece, satın alınması arzu edilen şeyler olacaklardır. Komünist rejimler, kapitalizmin Batı’da yaşayan birçok insana ulaştırabildiği tüketim mal ve hizmetlerini, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’ya ulaştırmakta başarısız olmuşlardır. Komünizmin, tüketimle ilgili mal ve deneyimleri kitlelere ulaştırmak, hiç değilse görünür gelecekte bunun olabileceği yönünde bir ümit uyandırmak konusundaki başarısızlığı yüzünden, batıda yaşayan pek çok kişinin sıradan kabul edeceği bir insanlık hali, yani bu genç insanların tüketici olmak için duydukları arzu, dünya tarihini değiştirmiştir. O halde, kapitalizm ürünlerinin bir tüketicisi olmak bir dizi özel kültürel değer ve sembolün de öğrenilmesini gerektirmektedir. Kalvenist ahlak kurallarından İslamiyet’in bazı çağdaş formlarına kadar birçok din disiplini insanlara, yirminci yüzyılın sonunda Batı’da ve Avrupa’nın eski komünist rejimlerinde görülen türden tüketiciler olmak istemeyi yasaklar. Modern tüketimde doğal olan hiçbir şey yoktur; bu sonradan kazanılan, öğrenilen, insanların arzu duymaları için toplumsal olarak eğitildikleri bir olgudur. Örneğin, bir bölgede yaşayan insanlardan küçük bir grup markalı giyimin, belli tarz otomobillerin veya buna benzer nesnelerin tüketicisi olduklarında, diğerleri de onlar gibi olmayı isteyebileceklerdir. İnsanların, toplumsal eğitim yoluyla daha önceden kazanmış olabilecekleri çileci değerler dizisiyle, tensel zevklerine yönelik yeni arayışları arasında bir gerginlik durumu oluşabilir. (Featherstone, 1991 : 170-96) Bu gerilim, dışarıdan gözlemleyen birisi için, çelişkili bir durum gibi gözükse de, aslında birlikte yaşanabilecek ve yaşanan bir olgudur. Orta sınıftan Protestan, Katolik ve Müslümanlar arasında, bir orta yol bulanlar ve inandıkları din modem tüketimciliğin sunduğu maddi zevkler ve konfor düşkünü yaşamlara karşı açıkça ahlaki şüpheler taşıyor olsa da, dinlerine bağlı kalırken, modem kapitalizmin zevk ve ürünlerini de oldukça yüksek bir düzeyde tüketmeyi başarabilenler vardır. Anlaşılacağı gibi modem tüketimcilik, kendine has bir dizi değerin yeterli sayıda insan grubu arasında geçerli ve anlaşılabilir hale gelmesine ve böylece tüketim ürünlerinin satışının yapılabilmesine bağlıdır. Modern tüketimi çevreleyen sembolleri anlamak ve onlara cevap verebilmek için yeterli bir kapasite geliştirmek de aynı değerler kapsamı içindedir. Modern tüketimcilik, bir semboller dizisinin potansiyel tüketici için anlaşılır hale gelmesine de bağlıdır. Bu semboller, yalnızca mallarının reklamını yapan kapitalist şirketlerin zorlamasıyla tüketiciye kabul ettirilemezler; bunların etkin olması isteniyorsa potansiyel tüketicinin yaşam tarzına da uymaları gereklidir. O halde, ürünlerin tasarımı, etiketlenmesi, reklamlarının yapılması ve çeşitli ürünlerin potansiyel tüketicilerinin sahip olduğu değişken altkültür değerleri arasında karmaşık bir etkileşim bulunmaktadır. Satışların gerçekleştirilebilmesi için, reklam ve promosyonların, potansiyel tüketicinin arzularına seslenmesi gerekir (Kellner, 1992: 147-8)b Kadın bedeninin reklamlar yoluyla “sömürüldüğü” konusunda yapılan feminist eleştiriler, kadın bedeni yerine erkek bedeni kullanımının yaygınlaşmasında etken olmuşa benzemektedir. Zaten erkekler büyük bir harcama gücüne sahiptirler ve erkek eşyası yapan ve satanlar da bu gerçeği görmezlikten gelmeye cesaret edemezler. Biftek ile patates kızartması için de Barthes şöyle diyordu: Biftek de şarap gibi aynı kan renkli mitolojinin parçasıdır. Biftek etin en önemli kısmıdır, en katıksız haliyle ettir; ve onu kim yiyecek olursa boğa gibi güç kazanır. Anlaşılan, bifteğin saygınlığı yarı çiğ oluşundan gelmektedir. Çoğunlukla patates kızartması ile birlikte yenen biftek, ulusal ihtişamını patatese de yansıtır. (Barthes, 1972: 62-3) Okuryazar olmayan sosyal grupların kültürleri ve dil konusundaki çalışmalarında yapısalcı bir metod uygulamış olan Fransız antropolog Claude Levi-Strauss (d. 1908) bu konuda önemli bir ilerleme kaydetmiştir. Levi-Strauss böyle toplumlara ait mi derin analizini, mitin öğeleri altında yatan yapısal ilişkileri araştıracak bir metodoloji kullanarak yapmayı başarmıştı. Bu metodoloji, daha önce mit ve ritüellerin anlamlarını, bu olguları grup yaşamının diğer özellikleri, örneğin hastalık, muhtemel bir ürün kaybı veya savaşta ve avda başarı kazanma gibi kaygılardan sıyrılma gereksinimiyle ilişkilendirerek bulmaya çalışmış bir disiplin olan antropoloji için yeni bir metodoloji idi. Yapısalcılık, içinde yaşadıkları toplumsal grubun mitolojik ve ritüel etkinliklerine kendini kaptırmış olanların bilinç durumları üzerinde yapılan spekülasyonlardan -gözlemler, yaşamlarındaki herhangi bir şeyle ilgili endişe duyacak hiçbir sebepleri olmayan insanların, anlatılan ya da şarkısı söylenen bir mitten etkilendiklerini gösterdiğinde, doğru olmadığı ortaya çıkan türden spekülasyonlar- kaçınmaktaydı. Yapısalcı analiz, böyle varsayımlar yerine mitlerin “metni” üzerinde çalışıyordu. Bu metinler, yalnızca sözel kültürleri olan okuryazarlık öncesi grupları gözlemleyen batılı antropologlar tarafından oluşturulmaktaydı. Yapısalcılığa kayma, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, özellikle Fransa’da, yapısalcılığın, kendi ülkesindeki birçok entelektüel tarafından Sartre’dan esirgenen entelektüel prestiji “kazanmasıyla” oluştu (Dosse, 1991: 19-26). Modem tüketim araştırmaları, “yapısalcılık” olarak bilinen özel kural ve metodolojiye dönülmesinden çok etkilenmiş bulunmaktadır. Bu, daha önceki kuşak sosyologlarının, özellikle de Veblen ve Weber’in çalışmaları ile Marx’ın yabancılaşma üzerine ilk çalışmaları arasındaki kuramsal bir kopuşu gösterir (Simmel yukarıda adı geçenlerden daha belirsiz bir role sahiptir, çünkü onda, bazı yapısalcıların hayran olduğu bir biçimci yaklaşım özelliği vardır) . Yapısalcılığa yöneliş iki önemli yanılgıdan kaçınmayı hedeflemiştir: tarihselcilik ve ruhbilimsellik(psychologism). Yapısalcılığın en önemli kaynaklarından bazılarının, önce Saussure gibi dilbilimcilerin (1857-1913) ve daha sonra da yirminci yüzyıl dilbilimcilerinden Jacobson ve Chomsky’nin çalışmalarından oluştuğu düşünülebilir. Bu yapısalcı dilbilimcilerin, dili etkin bir şekilde kullanan bireylerin, bilinçli bilgi düzeylerinin altında yatan ve gramer kurallarını saptayıp, dildeki “anlamı” oluşturduğu düşünülen derin yapılara verdikleri önem, dilbilimciler dışındaki bilim adamlarını da etkiler duruma geldi. Dili kullananların, konuşurken kullandıktan gramerin açıkça farkında olmasalar bile kullandıkları kelimelerle bir anlam oluşturabilmelerine ve bu anlamların aktarılmasına olanak sağlayan “derin” yapı fikri (“derin” kelimesi burada ‘bilinçli farkındalığın dışında olan’ anlamında kullanılmaktadır), diğer insan bilimleri için de heyecan verici kullanım olanakları öneriyor gibi görünmekteydi. Levi-Strauss mitlerin analizi için geliştirdiği metodun yalnızca okuryazar olmayan grupların mitleri incelenirken kullanılması gerektiğini düşünüyordu. O zamana kadar sözlü gelenekler arasında yer almış bir miti, yazılı bir kutsal metin haline getirmenin onun yapısını değiştireceğine inanıyordu. Bununla birlikte daha sonra başka bilim adamları, yapısalcı metodu bazı sosyal grupların kendileri tarafından yazılmış metinlerine de uygulamaya başladılar. Bazı antropologlar da, Dünya dinlerinin ilk kutsal ayetlerindeki yazıların yapısalcı bir yaklaşımla analiz edilebileceğini öne sürüyorIardı. (Leach, 1969; Douglas, 1966 ve 1970). Bu antropologlara göre, örneğin, İncil’in Eski ve Yeni Ahit’lerindeki bazı bölümler yapısalcı bir yaklaşımla analiz edilebilir e Passion’un (İsa’nın çarmıha gerilmesinde ki ızdırapları anlatan kısım) Yeni Ahit versiyonunda olduğu gibi, genellikle kutsal bir yolculukla birbirine bağlanan şehir/kırlık arazi gibi ikili karşıtlıkların önemi vurgulanabilirdi. Yahudilerin kitabı Leviticus (Tevrat’ta Levi kabilesinden bahseden kitap) ve Deuteronomy’de (Tevrat’ın beşinci kitabı) yazılı olan ve örneğin deve, yabani tavşan ve porsuk gibi hayvanları pis olup, yenmeye uygun olmadıklarını bildiren diyet kuralları, bu hayvanların ya bir sınıflandırma sistemine ait oldukları ya da yenebilecekler kategorisinin dışında kaldıkları şeklinde anlaşılabilirdi.
Yapısalcılar bu tür metinleri nesnel bir yaklaşımla değerlendiriyorlar, yani onları bir yapıya sahip metinler olarak kabul ediyorlardı. Bunlara yazarı belli eserler olarak yaklaşmıyorlar, anlamlarının kavranabilmesi için, yazarın eserini ne amaçlarla yazdığının çözümlenmesi gerektiğini düşünmüyorlardı. Yapısalcılar, yazarların böyle öznel amaçlarının bilinemeyeceğini öne sürmekteydiler. Onlara göre, bir metin okunurken bu amaçların konuyla ilgisiz şeyler olarak değerlendirilmesi gerekiyordu. Bu son nokta, modern tüketimin incelenmesi ve onun temel bir öğesi olduğu anlaşılan reklamların analizi konusunda önemli sonuçlar doğurmaktadır. Roland Barthes (1915-80), modern kapitalizmde tüketim çalışması üzerinde Levi-Strauss’un kullandığı metodolojinin sonuçlarını ilk fark edenlerdendi. Bunun nasıl başarıldığı ile ilgili bir ipucu yakalayabilmek için, bir yemek sahnesini yapısalcı bir yaklaşım kullanarak izlemek gerekiyordu. Barthes, Fransız kültüründe şarap ve süt (su değil) ile biftek ve patates kızartmasının yerini incelerken işte böyle yapısalcı bir metod uygulamıştır. Fransız halkı tarafından şarap, tam anlamıyla kendisinin olan, kendisine ait birşey olarak hissedilir, Şarap, Hollanda ineğinin sütü veya İngiliz Kraliyet Ailesi’nin özel seremonilerle içtiği çay gibi, bir totem içkidir. (Barthes, 1972: 58) Tarihselcilik, tarihsel gelişmeyi belirleyen yasaların, belirleyici doğa yasaları olarak görülen yasalarla eşdeğerlermiş gibi incelenebilecekleri şeklinde hatalı bir düşünce üzerine kurulmuştu. Örneğin, hem Sovyetler Birliği hem de Fransa’da komünist partili bazı Marksistler bu tür savlar öne sürmekteydiler. Marksizm, tarihsel değişimi yöneten bilimsel yasalan keşfetmiş bir yaklaşım olarak görülmekteydi. Oysa, bu yapısalcıların şiddetle karşı çıktıkları bir savdı Ruh bilimselci yaklaşımın yanılgısı ise farklıydı Bu yanılgının temeli, önemli toplumsal veya ekonomi-politik olayların ardında, bireylerin ve onların belirli anlardaki ruh hallerinin yattığı görüşüne dayanmaktaydı. Buna karşılık yapısalcılık, bireyin, özerk bir toplumsal davranışlar merkezi olarak değil, içinde olduğu toplumsal ve kültürel ortamın bir ürünü olarak görülmesi gerektiğini öne sürüyordu. Örneğin, Yapısalcılara göre, Sartre’cı varoluşçuluk, bireyin bu tür yapısal zorunluklar karşısındaki özgürlüğünü gereğinden fazla vurgulamaktadır. (Levi-Strauss, 1966:Bölüm 9). Yapısalcılar, Weber sosyolojisini de, bireysel toplumsal öznede bulunduğu varsayılan özerkliği vurgulamaya fazla eğilimli bulmaktadırlar. Buradaki bilim, örneğin, göreceliğe, birçok olgucunun kabul edeceğinden daha yakındır. Yapısalcılık, söylenmiş ya da düşünülmüş olabilecek durumlarda “mantık” kavramını başvurulabilecek bir yüksek mahkeme olarak kabul etmiyordu, çünkü, yapısalcı olmayan bazılarının öne süreceği gibi, sonunda yapısalcılıkla ilgili bir hayal kırıklığı yaratacak olan, “ne söylense fark etmez” tehlikesini göze alıyordu. Yukarıdaki analizlerden ikincisinde, yazılabilecekler konusunda hiçbir denetim yokmuş gibi gözükmektedir – çünkü yapısalcılar, ne olgucu anlamda deneysel verilerin ve ne de felsefi anlamda akıl yürütmenin, değil iyi ile kötü arasında, anlam ve anlamsızlık arasında bile hakemlik yapmasını kabul etmiyorlardı.

Ben Eskişehir Yolu’nda büyümüşken; Başkent’te, Haziran 2013 direnişi sırasında, dost düşman ayırmaya başlamışken; Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz’ı bile bile öldürüp, fb yıkılmaz haberini İsmail Saymaz’a yaptıran Fetö – Fener medyası, benim Çankaya Mutlukent’te mahallemde hurdacılar ve orospu çocuklarını köşe başlarına yerleştirip, Casetta’da birinci adıma sahip bir müzisyeni öldürüp haberini yine İsmail Saymaz’a yaptırırken; Trabzon, Sürmene’de Orta Mahalle’de benden yaşça küçük akrabamı Horhor’lulara öldürtüp haberini yapmazlarken, ben bağımsız, özgür ve satılık olmayan medya üretmeye devam ederken; Fener’i yakar üç kız kardeş Samida’yla mavileşir, Ankara’da da Karadeniz’de köksüzlere karşı köklerimizle bu hayatı yaşatmaya devam ederim.




Kaynakça
Devrim Literatürü, Norman Geras, EPOS Yayınları, 2021 | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
Maden Suyu, Tuzlu Su ve Susuzluğa Dair | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
“Özne – Nesne” | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
bal yapmayan arı, bal arısı ve bal ayısı | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
Savaşın Sıcağı Soğuğu Yoktur | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
adını koyamadığım partiye karşı – allahın köylüleri | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
İrade Terbiye’sine Dair | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
bazı fotoğraflar tek kişiliktir | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
Kaynak ve Erdem etiği | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
Modern Dünyada Gündelik Hayat | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
Medya Tüketimi ve Özgürlük üzerine | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)
Yürümekten Aşınmayan Ayakkabılar ve Türk Spor Medyası | gündüzleri geceymiş gibi (wordpress.com)

“anakara, atlantis, başakşehir, başka şehir ve kayıp şehir masalları üzerine bir deneme” | gündüzleri geceymiş gibi için bir cevap yazın Cevabı iptal et