bireycilik temelinde bazı ideolojilerin medya yansımaları

https://www.academia.edu/93467607/

Anahtar Kelimeler:
Sınıf kavramı, Bireycilik (Invidualizm), İnsan Hakları, Özgürlük, Liberalizm, Neo Liberalizm, Anarko Kapitalizm, Seçim ve Seçim sistemleri


“Sınıf kavramı, bir katman ya da toplumda az çok aynı ayrıcalıkları paylaşan bireylerin oluşturduğu bir öbektir. Bu ayrıcalıklar çoğunlukla mesleki rolden kaynaklıdır. Kalıtsal özellikler diğer önemli kaynaktır.”


Kutsal kitaptaki varoluşu yorumlarken, Pico della Mirandola, bir yerde, Tanrı’ya, Adem’e hitap ederken şu sözleri söyletir:
“Seni dünyanın merkezine yerleştirdim; orada ne oluyor ne bitiyor daha iyi görebilesin diye. Ne tanrısalsın sen, ne de dünyasal, ne ölümlüsün ne de ölümsüz. Yozluğun içine düşüp gömülmek, senin elinde, daha yüksek ya da tanrısal düzeyde yeniden doğabilirsin de. Her şey, senin vereceğin karara kalmıştır.” (Tanilli, 1995, s. 589)


İdeolojilerin çıkış noktasını ele aldığımızda, özgürlüğün mü yoksa eşitliğin mi daha öncelikli ve daha hayati olduğu; ekonomi-politik ve demokrasi anlayışıyla dünyaya bakış açısına göre ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye, yönetimden yönetime farklılık gösterir.
“Sınıf sözcüğü (classe) Fransızca’ya 14. Yüzyılda, İngilizce’yeyse (class) 16.yüzyılda yerleşmiştir. Bu sınıf sözcüğünün temeli Latincedir ve devlet altında yaşayan yurttaşlarını sahip oldukları servete, toplumsal farklılıklarına bakarak çeşitli kategorilere ayıran bir anlam taşımaktadır. Terim, ortaya çıktığında, hiyerarşik konum ve meslekleri bildiren kavramlara karşılık bir anlam taşımıyordu.” (Beneton, s. 5)


Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası: İnsanlık Tarihine Giriş, II. Orta-Çağ kitabın başlangıç bölümünde insanlık tarihinin ana devirleri 17.yüzyılda saptandığından ve bu dönemlerin temel özelliklerinden bahsetmiştir. İlkçağ, Orta-Çağ ve Modern Zamanlar üç önemli dönemdir. Orta-Çağ (medium aerum) terimi 15. yüzyıldan kalmadır ve İlkçağ kültüründen doğduğuna İtalya’da yeniden ortaya çıktığına inanılıyordu ve İlkçağ’yla Rönesans arasındaki dönemde, derin kültürel çöküş dönemi Orta-Çağ diye değerlendiriliyordu.
Yükselen burjuvazinin görüşlerini dile getiren Rönesans tarihçileri de, Orta-Çağ’ı, Kilise’nin hakimiyetindeki gerileme ve karanlık devir olarak görüyordu. 19.yüzyılda burjuvazi, feodalizme karşı kesin zaferini kazandığında, bu dönemde bilimsel tarihe -ilerleme kavramı- girdiği için, en ileri ülkelerin burjuva tarihçileri Orta-Çağ’ın varlığını tanımak zorunda kaldılar. (Tanilli, 1995, s. 7)
“Bireylerde ve toplumlarda hak ve hürriyetlerinin fikir ve düşünce halinden, dünyevi alanda yerleşmeye başlamasının tarihsel açıdan başlangıcı, Britanya’da daha 13.yüzyıl başlarında o zamanki kral Yurtsuz John’a zorla kabul ettirdikleri Magna Carta Libertatum, Büyük Hürriyet Fermanı’yla halka belirli özgürlükler sağlanamamışsa da kralın yetkileri büyük ölçüde kısıtlanmıştır.” (Kapani, 1981, s. 41)
1690 yılında John Locke felsefesini siyasal olarak açıklarken Medeni Hükümet üzerine iki deneme eserini kullanmıştır. Jean-Jacques Rousseau’nun da hak ve hürriyetler konusundaki çalışması Toplum Sözleşmesi diye bilinirken. Rousseau da Locke da, doğumdan itibaren herkesin sahip olduğu hak ve hürriyetler hipotezlerinden yola çıkarak, devletin kuruluşunu sosyal sözleşmeye dayandırır. Rousseau Toplum Sözleşmesi’nde, bu doğuştan kazanılmış özgürlüklerden vazgeçmek, insanların haklarından ve yaşama amacından vazgeçmek demek olduğunu bildirirken böyle bir vazgeçmenin insanın doğasına aykırı olduğunu da ekler.
Rousseau’ysa şunları yazıyordu düşüncelerini Toplum Sözleşmesi eseriyle açıklarken; “Herhangi bir kimsenin vatandaşlardan alamayacağı temel haklardan en önemlisi oy kullanma hakkıdır.” (Emeri & Cotteret, s. 11) Oysa o zamanlarda da şimdilerde de Fransız Devrimi’ne temel kaynak olan, yönetim şekli demokrasi diye belirtilen çoğu ülke ve bölgede, her yurttaş ait olduğu milletin bir ferdi olsa da her yurttaş oy kullanma hakkına sahip değildir.
Seçimler, zaman zaman yöneticilerle yönetilenlerin arasındaki ayrımın belirlenmesi adına yapılmış olduğu ve halkın çıkarına bakarak yapılacağı düşündürülen, otomatik bir şekilde değil, belirli bir zaman aralığında azınlık ve çoğunlukların durumlarının değişebilmesi potansiyelini bulması amacıyla yapılır.
Marksist düşünce, eşitliğin her şeyden önce olmasını şu tezle öne sürer:
“İnsanları ileride gerçek hürriyete kavuşturabilmek için her şeyden önce -ve her ne pahasına olursa olsun- eşitlik sağlanmalıdır. Bu, hürriyetin ertelenmesi anlamına da gelse kaçınılmaz bir zorunluluktur. Kaldı ki, eşitliğin başladığı yerde hürriyet de başlamış demektir.” (Kapani, 1981, s. 11)
Kişilerin bağımsızlık ve özgürlüğünü en yüksek değer olarak kabul eden liberal düşünceyse bu görüşün tam olarak karşısında yer alır. Bu düşünce sistemine bakıldığında, eşitliğin öncelikli olmasının hiçbir önemi yoktur çünkü özgürlük olmadan herkesin eşit olması demek, köleler arasındaki eşitliğe yani, doğuştan kazanılmış hiçbir hakka sahip olmamak ve bir hiç sayılmak konusunda birbirinin eşitidirler ve liberal düşünce tarzında; özgür bir davranış alanı bırakılmayan herhangi bir insanın, ya da bir toplumun, kendi kaderini tayin etme hakkını tanımayan, engellerin bulunduğu bir eşitlik, özgürlükten öncelikli değildir.
Liberal sistemde, birincil olarak 18.yüzyıldaki düşünürlerin ortaya koyduğu hukuki ve yasalar önündeki eşitlik kabul edilmiş ama buna rağmen yasalar önündeki eşitlik, eşitsizlikler ve toplumdaki bireyler arasındaki sosyoekonomik uçurumları engellemeye yeterli bulunmamıştır.
Fransız devriminin hürriyet, eşitlik ve kardeşlik kavramlarını temel alınan ilkeleri, yasalar önünde herkesin eşit olmasını kısa vadeli tam olarak başaramamıştır, çünkü; “Batı tipi demokrasilerde ekonomik eşitlikten çok -fırsat ve imkan eşitliği- kavramlarına yer verilir.” (Kapani, 1981, s. 12)
Yaklaşık 100 yıl sonra 1789 Fransız Devrimi’yle İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi, Fransız İhtilali’nin ilk beyannamesidir ve bundan birkaç yıl arayla Fransa’da arka arkaya birkaç bildiri daha yayınlanmıştır. 1789 Bildirisi’nin temel ilkeleriyse, ister ayrı ayrı isterse doğrudan anayasalara taşınmış olsun, başka milletler tarafından da kabul edilen klasik örnektir. (Kapani, 1981, s. 47)
1789 İnsan Hakları Bildirisi’nin başlıca özelliği bireyciliktir. Bireyler, her bakımdan toplumun inşasının temel taşı, başlı başına en üstün değer ve toplumdaki tek gerçek varlık sayılması açısından felsefesiyle beraber bireyci özgürlük anlayışını destekler. Fransız Devrimi’yle uzun bir süre devam eden bu bireyci özgürlük yaklaşımına karşı 19.yy’dan sonra tepkiler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bireyci ve liberal zihniyet, devleti işlevsiz halde tutup temel ihtiyaç ve yokluklar içindeki toplulukların tamamen kendi hallerine bırakılmasını öncelemese bile, bütün halkı kapsaması öngörülen temel hak ve hürriyetlerin yalnızca küçük zümrelerin elinde bulunmasına neden oluyordu.
Bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kendine yeterli, kendi kendini yönlendiren, görece özgür bireyi ya da benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesine bireycilik ya da individüalizm denir. Bu terimi ilk kez kullanan Fransız filozoflar bireyciliği insanın yalnızca kendi ailesi ile arkadaşlarına öngören ölçülü bir bencilik olarak tanımlanmıştır. Bireycilik, bireyi kendi amaçlarını kendinde toplayan toplumsal bir varlık olarak değerlendirme eğilimidir. Bu eğilim bireysel olana toplumsal olan karşısında öncelik verir ve bireyseli tek belirleyici olarak görür. Böylece gerçekliğin en yetkin biçimi ve en yüksek insani değer olarak belirlenen bireysel öge toplumsal yaşamın vazgeçilmez ölçütü niteliğini kazanır.
Bireycilik, bir değerler sistemi olduğu kadar, insan yapısıyla ilgili bir kuram, genel bir davranış biçimi ve belirli siyasal ekonomik, toplumsal ve dinsel düzenlemelere yönelik bir inanç anlamına gelir. Bireyciliğin değerler sistemi üç önermeyle açıklanabilir:
Bütün değerler insan merkezlidir: insanlarca yaratılmış olmasalar bile, onlar tarafından yaşanır.
Birey kendi başına bir amaç ve yüce bir değerdir, toplum bireyin amaçları için sadece bir araçtır.
Bütün bireyler, bir anlamda ahlakça eşittir. Hiç kimse hiçbir zaman yalnızca bir başka bireyin iyiliği için araç olarak görülemez.
Feodal dönemin genel çizgileri göz önüne alındığında, liberal düşünce geleneğinin bireye yapmış olduğu vurgunun önemi de açıklık kazanır. Egemen sınıf haricinde kendine ait çıkarları ya da kişiselliği olan bireyin tanımlanamayacağı feodal düzen, insanları bağlı bulundukları aile, köy, cemaat ya da sosyal sınıflarla ayırt ederken; liberal kuram kişisel tercihler üzerine akılcı kararlar verebilecek doğal haklara sahip bireyleri, toplumsal yapının temeline alır. Bu açıdan birey, kolektif bir oluşum ya da sosyal grup karşısında öncelikli bir konuma sahiptir. Liberalizmin bireye yapmış olduğu aşırı vurgu, siyasal açıdan devlet ve birey arasındaki ilişkiyi belirlerken, iktisadi açıdansa serbest piyasa ekonomisinin temelini oluşturur.
“Demokratik yönetimle yönetilen bütün halklar tarafından seçilen meşru hükümetler, yönetim biçimi açısından, yönetilenlerin siyasal kararların verilmesinde katkıda bulunmasını şart kılıyordu. Çünkü; demokraside, siyasal planda seçim sistemleri iktidarın meşru bulunmasında toplumsal inanç ve değerler temel rolü ortaya koyar. Liberal siyasal hukuka bakıldığında dünyada 19. Yüzyılın ve 20. Yüzyılın siyasal dünyasında otoritenin tanrısal hukuka ve daha öncelerinde teokratik siyasal rejimlere benzer rejimlerle, insan haklarına ve bireysel özgürlüklere dayanan, demokratik yöntemle siyasal seçimlerin yapılabildiği modern siyasal rejimler diye iki hükümet tipi karşı karşıyadır.” (Emeri & Cotteret, s. 5-6)

Seçim yapma şansının bile bulunmadığı hiçbir devlette özgürlüğe de yer yoktur.

Çünkü;
“kuvvetliyle zayıf karşı karşıya bulunduğu zaman hürriyet ezici, kanunsa kurtarıcı olur.” Lacordaire


Eleştirel ekonomi-politik yaklaşımla değerlendirmede bulunurken odak noktası medyanın tamamında, aslında eleştirel ekonomi politik yaklaşımla değerlendirmenin eksik ya da yanlış yapıldığı noktada başvurulduğundaysa görsel-işitsel medya üzerine yapılan çalışmalarda önemli bir başvuru kaynağıdır. Bu yaklaşımının temel kaynağı Karl Marx’ın “alt-yapı, üst-yapıyı belirler” cümlesidir. (Suiçmez, Kitap Kültürü vs. Televizyon Kültürü, 2022, s. 2)
“Neo-liberalizm, insan doğası ile ekonomi arasındaki ilişkiyi anlamayı iddia eden ve insanlığın gelişmesini maksimize etmenin kapitalistlerin kârlarını en üst düzeye çıkararak gerçekleştirilebileceği sonucuna varan bir politik felsefedir.
Bu yaklaşımla gelişen bireyler, her koşulda, yardım için devlete bakmadan kendilerine yardım etmek zorundalar. Birçoğu, neo-liberalizmin, kapitalistler tarafından Rus devriminden ve Avrupa’da sosyal demokrasinin yükselişinden sonra kaybettiği güçlü konumunu tekrar ele geçirmek için kullanıldığına inanmaktadır.”
Seçimler, yönetenler ve yönetilenler arasındaki iletişim süreçlerini de barındırır.
Bir anlamda iletişimin amacı ve sonucu olarak nitelendirebileceğimiz iletişimin etkilerini; mesajın kaynak tarafından yollandıktan sonra, alıcı kesimin aldığını yorumlamasıyla birlikte, alıcının davranışlarında, yollanan mesajın etkililiğine koşut olarak ortaya çıkan değişmeler biçiminde tanımlamak mümkündür. Kaldı ki, iletişimin temel amacının, bilginin; mesajın paylaşılacağı alıcıların davranışlarında değişim yaratmak olduğunu bilmekteyiz. İletişim kurmakla birlikte alıcı davranışlarındaki değişmelerle, mesajın kaynaktan alıcıyla doğru aktarımına bir süreç şeklinde bakma açısından önem kazanır. Eğer iletişimi, en basit bir biçimde kaynaktan alıcıya tek yönlü bir akış olarak ele alabiliyor olsaydık, mesajlarımızı kusursuzlaştırma ve ustalıkla düzenlemek adına çaba harcıyor olurduk. Ama ne yazık ki durum böyle değil. Çünkü, kaynak, iletişimin gerçekleşip gerçekleşmediği ve ne tür etkiler yaratıp yaratmadığını çoğunlukla bilemez. Oysa yüz yüze kurulan diyaloglarda anında tepkiler bu etkilerin saptanmasına yardımcı olmaktadır. (Suiçmez, 2022, s. 1)
Seçim Sistemleri eserine (Emeri & Cotteret, s. 8) tekrar başvurduğumuzda; “Mass-Medya’ların sürekli ve düzenli, devletin ideolojik aygıtlarını halklara baskı amaçla kullanması karşısında, yöneticilerini seçim şansı sunulan yönetilenlerin ellerindeyse sadece tek bir oy pusulası vardır.” Sunulan seçim şansı çoğu zaman yönetilenlerin kendilerine benzer bir temsilci seçmesine yardımcı olmaz, herhangi bir seçim sisteminde, evet-hayır seçenekleriyle, şu ya da bu hakkında bir karar vermiş olur.
1789 anayasacılarının, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirilerini yayınladıkları zamanlardan çok sonraları; adı cumhuriyet ya da demokrasi; monarşi ya da otokrasi de olsa her devlet yönetilenler üzerinden iktidar kurma çabasıyla ve kendine özgü siyasal verilerden hareket ederek seçmen kitlesinin bileşimini belirleme amacıyla kendi yasalarını çıkarır. Ancak çoğu durumda yasa koyucular; bu mantığı sonsuza kadar devam ettirmeden; oy kullanma hakkı bulunan yönetilenlerin, seçim yapma şansının hem bir hak hem bir araç olduğu karma bir tutumu tercih etmişlerdir.
Toplumsal politika ve toplumsal psikoloji çok açık bir biçimde sınırlarla alakalı ve mülkiyetle mevcudiyet sorunları belirliyken özgürlük aile ve bireysel benliğin çerçevesini bir noktaya kadar bu çerçevede sınırlandırabilir…Toplumsal delilik koşullarında, temsil arayışını tamamlamış bireylerde stratejik savunma davranışlarıyla bireysel kazanımların toplumdaki temsiller haricinde zaferine dayanak noktası, çıkış noktası olarak belirlenir. (Suiçmez, 2022, s. 6)
Seçim Sistemleri eserlerinin yazarları Jean-Marie Cotteret’le Claude Emeri’ye göre;
“Seçim sistemi, siyasal parti sistemlerini belirlerken, çoğu zaman adil olmayan bir biçimde, siyasal partiler de rejimin niteliğini belirler. Gerçekte bu bakış açısı doğru değildir ve aşılmalıdır.” (Emeri & Cotteret, s. 71)
“Tek turlu çoğunluk sistemiyle yönetilenlerin belirlendiği devletlerde, demokratik değerlendirilse dahi, seçimlerde seçilen temsilcileri belirlerken temsilde sapma öngörülmelidir. Çünkü bu tür seçimlerde yeni partilerin kurulması da kurulduktan sonra oy potansiyelini yakalaması da çok zordur. İki turlu sistemlerdeyse, yine yeni bir partinin kurulması ve seçilme şansı çok çok az olsa da “a priori” seçmenler seçilme şansı olmayan parti ve de adaylara oy vermekten kaçınırlar. Buna rağmen, yeni parti daha öncekilerden farklılığını ve özgünlüğünü, yönetilemeyen devlet düzleminde değişiklik düşünen yönetilenler yeni partilerin oy potansiyelini değerlendirmeye almaya başlar. Örneğin; Britanya’da liberallerin “muhafazakar” kesimi Muhafazakarlara, “ilerici” kesimleri İşçi Partisi’ne oy verir. Seçim tarzındaki bu yeni kutuplaşma Liberal Parti’nin çöküşüne ve İşçi Partisi’nin köklerinin de daha açık şekilde belirginleşmesine başlamıştır.” (Emeri & Cotteret, s. 79)
Philippe Beneton’un Toplumsal Sınıflar eserinde (Beneton, s. 28-29) muhafazakarlık ve liberalizm değerlendirmesiyle, kökenlerine baktığımızda muhafazakarlar, demokratik devrimle kentsel devrim amaçlarını, etkilerini, nedenlerini ve sonuçlarını, insanları yakınlaştırmakla beraber olarak yalıtılmak üzerinden birleştirirler. Toplumsal bağlar, yurttaşları memleketine, ailesine, toprağına ve yaşamakta olduğu düzende kendi konumunda yapmayı amaçladığı modern dünyaya bağlar. Liberallerse modern dünyada muhafazakarlarla aynı kural ve değerleri korumayı amaçlarken, muhafazakarların tanımladığı bireyciliğin daha derinlemesine çözümlenmesini hedefler.
Çok partili sistemde çoğunluk partisinin bulunmayışı, Weimar Almanya’sına benzer bir biçimde “hükümet kurulması adına sürekli ve birbirini tamamlamayan denge arayışıdır. Bu denge arayışı sağlanamadığında, “demokrasi adına” kararname yasalarla yönetilemeyen toplumu gündelik çözümlerle belirlemeye çalışan “yarı-diktatörlük hükümetleri” ve devamında da kurulan “diktatörlük” yönetimlerine çıkacağı öngörülse bile müdahale edilemeyen yollar çok çabuk aşılmıştır. (Emeri & Cotteret, s. 89-90)
Liberal politikaların hükmüne karşılık, Marx’a baktığımızdaysa; “seçimler, ezilenlerin dört yılda bir kendilerini ezecek olanları seçmelerini sağlayan bir araç”tan başka bir şey değildur. Çünkü; devletler her ne kadar demokratik bir biçimde ya da liberal politikalarla yönetiliyor olsa da, halklar; “temsili rejimlerin yönetenlerle yönetilenler arasındaki ayrımları” net olarak ortadan kaldıramamıştır.
Beneton’un değerlendirmesinde (Beneton, s. 94) belirttiği şekilde; modern toplumlarda insanlar hukuksal bakımdan hem eşittir hem de ekonomik ve toplumsal bakımdan eşit değildirler. Marx’ı etkilemiş bu olgu şimdiki zamanda da aynı şekildedir, fakat; 19. Yüzyıldan bu yana nesnel eşitlikler de eşitsizlikler de derinlemesine bakıldığında daima eşitlik yönünde devam etmektedir.
Gerilemeye ve gericiliğe hizmet etmeyen her devrim mutlaka amaçladığı şekilde, hürriyet, eşitlik ve kardeşlik; uzun vadeli de olsa büyük insan kalabalıklarının toplumun yönetiminde bireysel ağırlık koymaya başlamalarıyla beraber adına önemli ölçüde bütünsel eşitlik kavramına önemli ölçüde hizmet etmeye başlayacaktır.
Şimdiki zamanda varlığını koruyabilmiş çoğu devlette; Marcel Prelot’nun formülünden yola çıkan yasa koyucudan farklı olarak; liyakatli yönetim anlayışlarında; “suçluların lekelediği oyların” hiçbir şekilde dikkate alınmaması lazımdır. Çünkü yasa koyucuya göre, suçluların iktidarında, halkın sağlıklı ve geçerli kitlesiyle apaçık bir şekilde karşıtlık içerisine düşüp, temel hak ve özgürlükleriyle hürriyet ve eşitliklere sahip çıkan, dürüst ve doğru halktan kendi yaptıklarıyla ayrılmışlardır.
Sonuç olarak; liyakatin olmadığı hiçbir devlet sisteminde, meşru olmayan iktidarların, hükmü de sonsuza kadar sürmeyecektir.

Kaynakça
Althusser, L. (2014). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İstanbul: İthaki.
Beneton, P. (tarih yok). Toplumsal Sınıflar. (H. Dilli, Çev.) İletişim Yayınları, Yeniyüzyıl Kitaplığı, Cep Üniversitesi.
Chossudovsky, M. (1999). Yoksulluğun Küreselleşmesi. İstanbul: Çiviyazıları / Kamera.
Emeri, C., & Cotteret, J.-M. (tarih yok). Seçim Sistemleri. (A. Kotil, Çev.) İletişim Yayınları, Yeniyüzyıl Kitaplığı, Cep Üniversitesi.
EsDifferent. (2022, 12 22). Kapitalizm ve Neo-liberalizm arasındaki fark. tr.esdifferent: https://tr.esdifferent.com/difference-between-capitalism-and-neo-liberalism adresinden alındı
Kapani, M. (1981). Kamu Hürriyetleri. Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları No:453.
Kışlalı, A. (1987). Siyaset Bilimi. Ankara: Ankara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu Yayınları No:9.
Suiçmez, O. B. (2022, 10 10). Kitap Kültürü vs. Televizyon Kültürü. Academia: https://www.academia.edu/88237605/ adresinden alındı
Suiçmez, O. B. (2022, 10 4). Politik Kamera kitabını İdeolojik ve Sosyolojik eleştiriyle değerlendirmek. Academia: https://www.academia.edu/87860708/ adresinden alındı
Tanilli, S. (1995). Yüzyılların Gerçeği ve Mirası. İstanbul: Cem Yayınevi.
Yıldırım, Ö. (2022, 12 22). Bireycilik (İndividüalizm) Nedir, Ne Demektir? Felsefe: https://www.felsefe.gen.tr/bireycilik-nedir-ne-demektir/ adresinden alındı


gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin