https://www.academia.edu/96496333/
Onur Berkay SUİÇMEZ
08.02.2023
Hiç kimse; kendilerinden intikam alamayacağı kişilere kızmaz ve kendisinden güçlülere ya hiç kızmaz ya daha az kızar. (Aristoteles, 2021, s.56)

Ayzenştayn, Sinema Derslerinde bir bölüme şöyle başlıyor; “tam yerinde bitirebilme sanatı, işin temelidir.” Bakalım ben başlayıp, bitirip yeniden başladığım, bildiğimi okumaya bilmediğimi okumakla devam ettiğim zamanları; yazarken de; kısıtlı kitlemle paylaştığımda dahi, sansür mekanizmaları nerede, neden ve niçin devreye alınıyor. Huzursuzluğu yaratanlardan değil huzurdan beslenip, kalabalıklardaki alabalık olmaktansa, ne kayıp balık “Nemo”, ne hallerde boysuz kılçıksız satıştaki hamsilerden herhangi biri değil, köpekbalıklarının çekildiği denizlerde, sürüsünden ayrı kalsa da aynı kalan, hiç aç kalmayan, Piranhalardan biriyken, neslime de aşinayım.
Tolstoy şöyle diyor: “Denizde yüzen kocaman bir gemi hayal edin. Bu gemi hareket ederken, önünde şiddetli bir akıntı oluşturuyor. Bu akıntının, peşinden gemiyi sürüklediğini söyleyen çıkar mı aranızdan? Herkes biliyor ki, durgun suda, bu akıntıyı gemi oluşturuyor. Buradaki hareket ettiren güç gemidir, akıntıysa yüzen geminin yüzeydeki şiddetinin göstergesidir.”
Halk kendisine kızgınken, “neden kendini savunmuyorsun?” diye soran birinden, henüz zamanı değil cevabı alan bir Antik Yunan filozofu, “peki ne zaman savunacaksın?” sorusuna da, “başka birini suçladıklarında.” yanıtını vermiştir. Burada, özsaygı ve değer mekanizmasının yanında utanç kavramını önplana atmayı düşündüm.
Utanç, saygınlığımızı kaybetmemizin doğuracağı sonuçlarla değil de bizzat saygınlığımızı kaybedeceğimiz korkusuyla alakalı olduğundan ve bizler de kavramsal olarak kötü biri olarak tanınmak harici, sadece ve sadece bize hayranlık duyanlar, bize hayran olsun diye çabalamadan sevenlerden utanırız da, kendileriyle yarıştayken de olmadığımızda dahi kaybetmeden, hakkımızda ne düşündüğünü önemsemediğimiz herhangi birilerine karşıysa herhangi bir utanç kaynağı olabilecek veriler bulunmamaktadır. Zihinsel ve fiziksel olarak bir ve tam bulunduğum bu dünyada, yaşamak ve yaşatmak taraftarı olduğum yakınlarım ve sevdiklerim haricinde kimseye karşı bir sorumluluk taşımadığımı da belirtmek şarttır.
Bu yazıya bu başlığı koymamun nedeni “Beyaz Zambaklar Ülkesi”nde kitabının kurmaca kısımlarına, ve/veya hiç yoksa, yaşayan bir dünyanın kuzey yarım küresindeki bir memlekette ortaya atılmış tezlere durduk yere değil, bizim ülkede de tam şartlar ve zaman boşluğu beslerken adım atmadan durmayacağım bir sentez sunarak, şarlatanların düzeninde büyüyenlerden olmadan; sahtelikle alakasız, bana kusura bakma demeyenlerin kusuruna bakmamaya, hakkımı yiyenlerden de, öğrenciliğim resmi olarak devam ettiği müddet, büyük lokmaların sadece boğazda takılmayacağını, ve başkent ya da başka bir büyük şehirde şehirde büyüyüp, yaşamaya devam ettiğim her zaman aralığında da mülteci kültürüne karşı da, para karşılığı sömürgeciliğe boyun eğdirilmiş bir halk tabakasından değil, aile evinde değilken de devam eden süreçteyken de sadece “ev kira semt bizim” diyebileceklerle dostluk kurabilen ve futbolu fiziksel olarak oynarken de, bilgisayar ortamında oynarken de aslında dostluk maçları düzeyinden ötede hiçbir anlamı olmayan; ancak politik yönelim Rusya’yaysa, Rusya’ya; Arabistan’aysa Araplara doğru kayan spor kültür seviyesi; ayak oyunlarını dahi memur-işçi sınıfına aitken; mesela Afrika’da doğmuş bir sporcu Avrupa’da kendi ülkesini temsil etmekte yani doyduğu yeri değil doğduğu yeri temsil etmekte bile bu kadar özgürlükten uzakken 21.yüzyılda; Afganistan’ın önceki İletişim Başkanı’nın Avrupa’da bir ülkede motor-kuryelik yaptığını yandaş medyadan duyamazsınız mesela ama dünyanın 1001 türlü hali var.
“kaliteli buğday ithal”, “en verimli süt veren inek bile zorunluluktan kesiliyor”, “temiz vicdanın olmadığı bereketli topraklarda yıkık yollar” ve “8.1 şiddetiyle sallansa da yıkılmayan Japonya” örneği dururken, biz Türkiye’de plansız, programsız, yönetmeyi değil yönetilmeyi öğrenen, yönetilmeyi kural haline taşıyan, alternatif yaratamayan başka bir şansı olmadığını düşündüğünden ezilmek pahasına halkını her ne zaman destek bekliyorsa o zaman yalnız bırakanlarca yönetilirken, adaletsizliğin kalkındığı devir bitiyor, bütün halkın hayalinin gerçekleşebileceği bir manzaraya bakamadığımız bu zamanlarda, Sahra hastanemizi kendi ordumuz kuramıyorken; yardım eli uzatıp çıkarsız, dünyada rakip olarak karşılaşılacak kim ve kimler varsa akıl oyunları ve sarsılmaz dayanıklılık esasında mücadele etme zeminimde meydan okurken, bakıp bir kenarda tutulacak bir yazının ötesine, alan derinliği, bulanık bir nokta bırakmadan çerçeveyi normal, sıradan ve sıkıntısız, halka yansıtmaya çalışacağım birkaç sayfadan fazla bir yazı olacak diye şimdiden bildiriyorum. Hiçbir parti, kurum ve kuruluşla bağlılık taşımamakla beraber, bireysel olarak “dağınık” düşünce ve hayallerimizi karartanlara karşı -en kültürlü halkların dahi yaşamak nedir sorusuna cevap aradığı zamanlarda- kim, kimdir, kimdendir, her zaman yalnızca savaşta değil, barış zamanında da vatana faydalı olabiliriz.
Halktan yoksul kesimden bir çocuğu emir eri yapıp birilerine saldırtmak kolaydır, orta-üst tabakada okur-yazar ailelerde büyümüş çocuksa; kimse tarafından kandırılamayacağı kesin olacak şekilde, yapmaya söz verdiğimiz şeyleri yaptığımızı söyleyerek başlamalıyız. Ardından neler söylediğimizi ve bunları neden söylediğimizi eklemeliyiz. Bu karşı tarafın söyledikleriyle karşılaştırılarak yapılmalıdır Aristoteles’in Retorik eserinde belirttiği haliyle; fakat, karşımızda ciddiye alınacak kimseyi bulamama olasılığını da ön plana çıkarıp, “kanıtlamadığım bir şey kalmayana dek” mücadele ederken; “karşımızda duramayacak kadar vasıfsız kimseler, temel mantık kurallarını bile bilmeden “O neyi kanıtladı ki?” sorusunu da soracak olurlarsa, söylev ya da deneme her neyse bundan sonra epiloğun söylevin devamını değil sonunu oluşturduğunu belirterek bağlantısız bir biçem kullanmalıyız. (Aristoteles, 2021, s.229)
“Memleket yoksundur. Bir şey hariç her şeyden yoksundur: Emeğe olan direnç ve enerjisi.” (Petrov, 2007, s. 63)
Bir de şu açıdan bakalım bizden başka bir memleketin durumuna:
“Ülkede çok sayıda okul olduğu gibi bir sürü de gazete var. Her şehrin kendi yerel gazetesi var. Köydeki hemen her aile bir gazeteye abone oluyor. Bir örnek vermek istiyorum. İki tane küçük, ıssız fakat çok temiz lokanta var. Birinin sahibi sakat bir adam, diğerininse on yaşında torunu olan kör ve yaşlı bir kadın. Ve bu iki yaşlı olmaktan başka hiçbir ortak noktası bulunmayan insan abone oldukları gazeteyi almayı hiç ihmal etmiyorlar. Buralarda bu yüzden halkın en alt tabakası bile, kış uykusuna yatmıyor. Acizliklere boyun eğmiyor, başkalarına güvenmiyorlar ve ne olacaksa olsun mantığıyla hareket etmiyorlar. Çünkü, ormandaki taze ve canlı otlar misali üzerlerindeki kuru yaprakları atmak adına çaba sarf edip, memleket olarak yaşıyorlar.” (Petrov, 2007, s.74)
Bir önerinin lehine ya da aleyhine konuşurken, argümanlarımızı dayandırmamız gereken ilkelerin hemen hemen tümünü sergilemiş bulunuyoruz. (Aristoteles, 2021, s.40)
Ama burada da bitmiyor, yeniden başlıyorum.
“Kafası çalışan bir adam yetiştirirken çocuklarını,
Eğitmemeli onları bilge olacak kadar.” (Euripides, Medea, s.294-295)
Çünkü bu özdeyişin devamında yine Euripides’ten şu pasaja geliyor sıra:
“Avarelikle suçlanacak olmaları bir yana, milletin hasedini de çekecekler üzerlerine” (Euripides, Medea, s.296-297)
Son olarak keyifsizce seyrettiğim Petrov Grip Oldu adıyla Türkçe altyazılı seyredebileceğiniz bir filmi “Petrov Grip Oldu (2021) | MUBI de seyredilecekler listenize eklemenizi önererek, hafta ortasından, kaybedenler değil kaybettirilen kulüplere çeki düzen verip, yapmaya dair fikri olmadan üstyapıyı oluşturanlara şimdilik söyleyecek son sözüm de şu olsun: Temel sağlamsa çatı katı yıkılsa da, yapının devamlılığı esastır. Çatı yenilenir, yapı onarılır. Burada 100 yıllık Cumhuriyet, kökleri ve temelleri sağlam olan yapıyı; fillerin, zürafaların, aslanların, kaplanların bulunduğu Atatürk Orman Çiftliği ülkenin başkentindeki doğayı temsil ediyor varsayalım. Bunca insanımızın yıkım altında kaldığı böyle zor zamanlarda tarihe not olarak düşmek amacıyla yazıyorum. Saray bir çikolata markası diye biliyorum, kaçak olan sarayınsa ya yeniden hayvanat bahçesi, ya kütüphane ya da kampüsü Toki tarafından yapılmış üniversitelerle, daha köklü üniversitelerin kaynaşma noktası olana kadar; ne para ne pul derdinde, temel senaryo eğitimi almadan psikolojisiyle oynadığınız bu halktan biri olarak, birey olamamışların kısa devre yaptığı, mavi ekranlara ara ara bile denk düşmezken ben; Edison değil Tesla’nın elektriği bulduğunu ve yapıcıların her zaman yıkıcılardan üstün olduğunun bilinciyle, bilim ve teknik dünyasının kıyısından köşesinden değil, mühendis bir ailede büyümüş makine mühendisliği terk bir öğrenci olarak; reklamlar dahil, ne arzularsanız onu, ne kadar saniye talimat aldıysanız o kadar kurgulayabilen kanallar çağında, teknik senaryo nasıl düzenler toplumu ve korumak adına sevdiklerimizi çıldırsanız da atacağımız tekil adımlarda, salsanız da çetelerinizi; tedirgin bir hareketsizlikle bekleyişi çok beklersiniz. Tek bıyık Hitler örneğini sürdüremediğinizde ve olayları belirleyenlere sağlıkla dolu, kaleminden kazancını kimseden emir almadan, okuduğumu belirlerken, okumadığımı belirlemeyi neden ve sonuçlarla, ben buralardayken zaman bulursam, seçilmiş ve kimliksiz olmayan kalabalıkta da konuşurum.
Kaynakça
Aristoteles. (2021). Retorik. Istanbul: Türkiye İş Bankası – Kültür Yayınları.
Eisenstein. (1986). Sinema Dersleri. Istanbul: Hil Yayınları.
Petrov, G. (2007). Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Istanbul: Koridor.

Yorum bırakın