ONUR BERKAY SUİÇMEZ
ANKARA

“Bir önerinin lehine ya da aleyhine konuşurken argümanlarımızı dayandırmamız gereken kuralların hepsini sergilemiş” bulunmamaktayız. Çünkü yapmaya çalıştığımız ve yaptıklarımıza karşı, neleri, ne zaman ve kime söylediğimizi ve bunları neden söylediğimizi ekleyip, karşılaştırma adına da müsaade ederek, karşıma bir sistemsel arıza çıkarmadan evvel, birey olabilemeyen kimselerle, sıradan ve boş muhabbete ayıracak bir dakika bir saniye bile zamanım yok.[1]
Solun; popüler kültüre duyduğu geleneksel güvensizliğin üstesinden gelinmesi gerektiği öne sürülürken en az politik görünen korku ve gözlemleri bile politik anlamıyla okuyoruz. Çünkü biliyoruz ki:
“Etkili bir kültürel temsil politikası olmadan yalnızca siyasal oluşumlar ve ekonomik programlarla dünyayı değiştirmek olanaksızdır.”
“bu memlekette trenler geçsin diye, kuşların göç yollarını değiştirmesi beklenir(di).” alt başlığında, sevdiğim insanlara -kalpten kalbe- adadığım düşünceler başlığında yayınladığım yazımı şöyle bitirmiştim.
Sabitlerle uğraşıyoruz, bulmuyoruz, duruyoruz tek başına. Düşünüyoruz, tek başına. Durduğumuzu, düşündüğümüzü yoruyoruz kalabalığa. Tek başına, aramıyoruz. Bir de bunu boş verelim, bazen sevilmemeyi göze almak gerek. Kim sevildiği bütün zamanlarda mutlu olmuş, yapay mutluluklarda belki bir zaman.
Sosyal medyada az takipçili, çok takip eden konumunda; medyada “nasıl, neyle görünür olmalı?” sorusunu düşünüp davranmam; değerli yorumlarla karşılaşmak ve boş kafalı boş insanlardan hiçbir etkileşim almamak pahasına Iletişim Bilimleri Fakültesi’ni kazanmam ve başlamam liseden sonraki 2 yılıma mal oldu. Mezun da oldum, kendini eğitemeyen hiçbir eğitimcinin dersinden başarılı not alamam önyargısını yenmemse, şans eseri, pandemide hiç çalışmadan başarılı sayılamayacak ALES 70’le, üstüne para vererek Tezsiz Yüksek Lisans da yaptım. Ankara’da kalmaya, kendi hikayemin de başkenti olduğundan; ne kadar ara verirsem vereyim, sahte hikayeler yaratıp, sahte yüzler takınıp, senaryolarını milyonlara satanlardansa; memleketim Trabzon’da kendimi kanıtlamak amaçlı, kendi ekibimle çekmek ve sektörün bütün şartlarını, ekonomik yükümlülüklerinin farkında ve ayık kafayla çalıştığımda, “samimiyetsiz miyim, yoksa kel miyim?” tayfa ve de “firarda hayatta kalmaca” tayfayla yolumuzun hiçbir zaman bir araya düşmeyeceğini, ülkedeki siyasi yozlaşmanın bana kalırsa en büyük nedeni olan popüler kültürsüzlüğün tavanına hiç basmayacağımı düşünüyorum.[1]
Burada etikten bahsetmemek olmaz. Etik, büyük ölçüde ve merkezi olarak, ahlaki eğitim üzerine yazılmış ve yüzyıllar önce çalışılmaya başlanmış bir tezdir. özellikle örgütlü toplumda doğru yaşam amaçlı, bir insanı iyi vatandaş yapan, nasıl yaratabileceği, nasıl gelişebileceği ve karşıt zorlukların nasıl önlenebileceğini tartışır ve karakter üretiminin bireysel veya devlet eyleminin başlangıç ya da sonu sayılamayacağını baştan belirterek, basitçe; devlet tarafınca, izolasyondaki bireyin temel hak ve özgürlüklerini, bireysel şartların güvence altına alınmasıyla vatandaşların özlük haklarını korurken, eylem alanlarını daraltmadan toplumsal hayatın düzenlenmesini amaçlar.[2]
Büyük bir özgürleştirici güç olan zaman; bireylerin şu anda yapamadığını uzun vadede yapabilmesini sağlayacaktır. Hemen o anda gerçekleşmeyen özgürlüğü, doğru bir strateji ve dolaylı yöntemlerle gerçekleştirebiliriz.
Köpekler, çocuklar, hatta büyük insanlar şakacıktan itişip kakışırken işin birden ciddiye binip anlamsız bir kavgaya tutuştukları zamanlar vardır. Gülüşler ve gözyaşları bulaşıcı değil midir? Halk, ne kadar deliysek o kadar çok güldüğümüzü fark etmedi mi? Üzgün ve somurtkan bir kişi bir ailede neşenin düşmanı, bir musibet diye değerlendirilemez mi?
Fakat kendimizi özgürleştirmenin yöntemini ortaya koymadan önce kaynaklarımızın hiçbirini görmezden gelmemek ve duygusal durumlarımızın esası üzerinde neredeyse hiçbir şey yapamasak da duygunun ikincil ve hatta üçüncül katmanları üzerinde herhangi bir etki oluşturabilecek miyiz bunu değerlendirmeliyiz.
Kendinin efendisi olma yolculuğunda öncelikle fikrin elverişli duygusal durumlarla bağlantılarını değerlendirmeliyiz. Aklın duyguyla ilişkileri konusuyla meşgul bir filozof, bilginin türlerini ayırt etmeye çalışır ve bilgiyi tamamen zihinsel bilgi ve yürekten hissedilen bilgi diye ayrılabilir.
Değerlendirme yaparken peşinde olduğumuz şey tanınmak ve tanımaktır. Derin düşünmede, amaç; ruhumuzdaki nefret ya da aşk hareketlerini kışkırtmaktır. Hakikati bulma arzusu tarafından yönlendirebiliriz ve bundan dolayı çoğu insan faydalı bir yalanı, zararlı bir hakikate tercih ederler.
Çalışkan kişide bu büyük ahlaki karara başka bir karar daha eşlik etmelidir: Onun Herkül’ün erdem ve zaaf arasında yol almasına benzer şekilde, mutlaka çalışkan hayatını seçmeli ve tembel hayatı, elinin tersiyle itmelidir. Hayatımız boyunca sadece bir defa almak zorunda kalacağımız kararlar hakkında söyleyebileceklerimiz bu kararlar, idealizm ve hissedilen hakikatleri ön plana çıkaracaktır.[3]
Sevilay Çelenk’in Televizyon Temsil ve Kültür kitabındaki Kültürel Dönüş bölümünü önceki bahar yarıyılında ödev olarak hazırladığım özetlerken, şöyle yazmış ve eklemiştim:
Görüntü ve ses öğelerinin birlikte ve özel bir tasarım olmadıkça uyum içinde kullanıldığı TV programlarında yaratıcılık da bu iki öğenin düzenlendiği tüm aşamalarda tartışmaya konu olacak bir boyutu oluşturur. Bununla birlikte televizyonda görüntü düzenlemesinin açık mekanları fazlasıyla kullanan diziler, belgeseller, reklamlar ve video klipler bir tarafa bırakıldığında yaratıcılık bağlamında yaratıcılık bağlamında değerlendirilebileceği kuşkuludur.
Çünkü tartışma programları, Show, eğlence programları, yarışmalar, stüdyo sohbet programları, eğitim-kültür programları gibi pek çok TV programın temel görsel malzemesi insan bedenidir. Çekimler, görsel bakımdan tek mekandaki sabit bir dekor düzenlemesi üzerinde programda yer alan sunucular, konuklar ve katılımcıların diyaloglarını en uygun biçimde takip etmeye izin verecek biçimde, kamera tarafından alışılagelmiş yöntem ve açılarla takibine dayanır. Dolayısıyla burada yaratıcılık ve estetikten çok programın tür ya da formatına en uygun teknik bir görüntü düzenlemesinden söz edilebilir.
Özetle söylenirse, gerek Biri Bizi Gözetliyor, Kim 500 Milyar İster? ve Çarkıfelek gibi patentli yarışma programlarında, bazen de spor temalı kanallardaki gösterişli yapımlarda, bazen de bunlardan bağımsız değerlendirilemeyecek; Hülya Avşar Show, Muhabbet Kralı, Medya Kralı, Zaga, Beyaz Show gibi zamansız talk show programlarında formata ilişkin temel bir formül ve değişen derecelerde de programın sunucusunun performansına dayalı ikincil bir formül vardır.[4]
Eisenstein, Çarpıcı Montaj (1924) ‘da şöyle yazar:
Ritmik bir şema düpedüz keyfidir. Yönetmenin aklına veya hislerine bakılarak ortaya konur ve belirli bir hareket akışına ve bu hareketin mekanik periyotlarına bakılarak kurulmaz. O halde, Bornstein’ın eserine bakarsak; şu anlamı çıkarabiliriz:
“Seyrettiğimiz filmlere kendi varlığımızdan aktardığımız ritimden başka bir şey olmadığı müddetçe, sinemasal zamanda hissettiğimiz ritim bir yanılsamadır.” (Bornstein, 2017, s. 17)
Tarkovsky’nin reel zaman anlayışını, film aracılığıyla ortaya konmasına yönelik bütün çalışmalarındaki sanatsal stratejisini en basit şekilde aktarmak açısından şöyle bir konuşmasına bakabiliriz:
“Bir keresinde rasgele bir diyaloğu kaydettim. İnsanlar kayıtta olduklarını bilmeden konuşuyorlardı. Daha sonra kaydı dinledim ve ne kadar mükemmel “yazılmış” ve “oynanmış” olduğunu düşündüm. Karakterine hareketlerinin mantığı, his, enerji- her şey nasıl da gerçekti. Sesler nasıl da heyecanlıydı, ne de güzeldi.”[5]
Bu söyleşide “duygu” kadar bir “ritim” de vardır, ama söz konusu ritim yönetmen tarafından sahnelenmiş değildir. Dolayısıyla “taklit” edilerek yinelenemez. Tarkovsky bu diyalogda beğendiği her şeyi, gözlem aracılığıyla yine diyalogdan üretir. (Bornstein, 2017, s. 21)
Bergman’ın, Kuklaların Yaşamından filmini değerlendiren yazar şöyle bir yorumda bulunur ve ekler:
İnsanların konuşmalarını işitmesek bile, tıpkı rüyalara benzer şekilde, ne söylendiğini bilir ya da anımsarız. Her ne kadar “sessiz olmak”,”sözsüz olmak”la aynı şey değilse de bu kavramlar sessizliğe dair benzerliği barındırır. (Bornstein, 2017, s. 71)

[1] Yanyana ve Eleele, Sevdiğim İnsanlara; -kalpten kalbe – Adadığım Düşünceler – gündüzleri geceymiş gibi (onurberkaysuicmez.wordpress.com)
[2] medya ve etik – gündüzleri geceymiş gibi (onurberkaysuicmez.wordpress.com)
[3] İrade Terbiye’sine Dair – gündüzleri geceymiş gibi (onurberkaysuicmez.wordpress.com)
[4] Sevilay Çelenk’in Televizyon Temsil Kültür kitabından Kültürel Dönüş bölümünün Prof. Dr. Gülcan Seçkin’in Tezsiz Yüksek Lisans TV Türleri dersi bağlamında değerlendirilmesi – gündüzleri geceymiş gibi (onurberkaysuicmez.wordpress.com)
[5] Tarkovsky, Andrey. Sculpting in Time, Londra: Bodley Head 1986.

emeklemeden yürüyemeyenlere, makaleler adına deneme adımları – gündüzleri geceymiş gibi için bir cevap yazın Cevabı iptal et