
Medyanın Sosyal Teorisi 2022-2023 Bahar Dönemi Soru ve Cevap Kağıdı
- Etkileşimli medya yapılanırken, altyapı ve üstyapı nasıl temellendirilmiş ve hangi mekanizmaları kullanarak küresel bir yapıya kavuşmuştur?
Onur Berkay Suiçmez
Rarus enim ferme sensus communis in illa.
Yüksek mevkilerde sağduyuya az rastlanır.
(Juvalanis)
Bir devleti hiçbir şey yenilik kadar rahatsız etmez. Değişiklik hep kötülüğe ve zorbalığa yol açar. Bir tek parça bozulunca düzeltilebilir. Her şeyin özündeki bozulma ve çürüme eğiliminin bizi ilkelerimizden uzaklaştırmasına da karşı koyabiliriz; ama koca bir toplumu yeniden kalıba dökmeye, bu kadar büyük bir yapının temellerini değiştirmeye kalkmak, düzeltecek yerde silip süpürmek, ufak tefek kusurları toptan bir kargaşalıkla düzeltmek, hastalıkları ölümle iyi etmek “devleti değiştirmekten çok yıkmak istiyen” kimselerin işidir. Dünyanın birden düzeleceği yoktur; ama insanlar kendilerini sıkan şey karşısında o kadar sabırsızdır ki, her ne pahasına olursa olsun ondan kurtulmak ister. Binlerce örnek de gösteriyor ki dünya böyle çabuk şifa aramaktan hep zarar görür. Halinde bütünlüklü bir iyileşme olmadıkça bir anlık dertten kurtulmak iyileşmek demek değildir. (Montaigne, s.61).
Şimdiki zamandaki varlığını devam ettiren toplumlarla alakalı olarak, sınıf kavramı ve her nasılsa, halkın alt sınıf – orta sınıf – orta üst sınıf ve üst sınıfı arasındaki farklar çok keskin bir biçimde belirginleşmişse, hegemonya adına ve aynı zamanda yasama yürütme ve yargıyı denetleme adına, medya çok önemli sorumluluklar yüklenmek yükümlülüğündedir.
Yapı kavramı – yapısalcılık – post yapısalcılık – modernizm ve post-modernizmle birlikte, sonuca vardığı varsayılan anlatıların en büyüğü Marx’ın anlatısı ve Marksizm’dir. Frederick Engels, Karl Marx’ın “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” adlı eserine yazdığı önsözde bu ideolojinin “çağdaş burjuva toplumunun yani kapitalizmi teorik tahlili” olarak değerlendirmiş yani buna bakarsak Marksizm kapitalizmi eleştirel bir biçimde konu alan bir bilimdir. Bu bilimin amacı kapitalist toplumsal formasyonun diyalektiğini ortaya çıkarmaktır.
Fransız Marksist filozof Louis Althusser de, iletişim çalışmalarının temelinde yapısalcı gelenek içinde yer almaktadır. En bilinen belki de en çok gözardı edilen “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” eserinin yanı sıra, Althusser’in ortaya koyduğu ideoloji iki tür özcülüğü reddeder. Bunlar ekonomizm ya da ekonomik belirlenimcilik ve hümanizmadır. Hümanizmayı reddetmesinin sebebi toplumsal gelişmenin önceden verili insan doğasının bir parçası olarak görülmesidir. Eleştirel ve titizlikle bir yol haritası belirlemiştir. Eleştirel olan yönü, bugüne kadar yürürlükte olan tutarlı bir bütünü daha farklı bakış açılarıyla ele almak; titiz olduğu yönüyse kavramların verimli bir biçimde tanımlanmaları, kullanılmaları ve detaylandırılmalarıdır.
İnsan iletişiminin milattan önceki kronolojisi kabaca şöyledir: (Yaylagül, s.18-19).
M.Ö. 25000 Tarih öncesi insanlar tarafından mağara resimlerinin yapılması, M.Ö. 3100 Hiyeroglif yazının bulunma ve kullanılması, M.Ö. 1600 Bilinen ilk alfabenin bulunması (Filistin), M.Ö. 1200 Çinlilerin resim yazısını bulması, M.Ö. 730 Fonetik alfabenin bulunması (Yunanistan).
Matbaa Çin’de M.S. 700-800’lü yıllar arasında keşfedilmiş, Avrupa’da 1444 yılında kullanılmaya başlanmış ve İncil birden çok basılan ilk kitap olarak tarihte yerini almıştır, Rönesans ve Reform hareketleri zamanında yaklaşık 10 milyon basıldığı bilinmektedir. Kiliseler itibar kaybetse de kitaplar halk arasında yaygınlaşmaya başlamış, matbaa, ülkemizde de bulunduğu zamanlarda yaşayan Yahudilerce kullanılsa da halkta okuryazarlık oranı çok düşük seviyedeydi.
1826’da Niepche’nin fotoğrafı resmi olarak duyurmasıyla beraber 1839’da Daguerre’in bireysel amaçlı fotoğrafı kullanması, aynı yılda William Fox Talbot’un da modern fotoğrafı pozlama ve negatifini çıkarmasıyla modern fotografinin temellerini atması, medyayı fotoğrafla tanıştırıyor. 1831’de telgraf bilginin büyük kitlelere yayılma hızını artırıyor. Telefonun bulunması (1876) da aynı yüzyılın keşiflerindendir. Ancak belki de en önemli keşif hareketli fotoğrafların hiçbir ek müdahalede bulunmadan video şeklinde sunumuyla, Lumiere kardeşlerin keşfettiği video ve bunun daha da ötesinde sinema macerasının halka açık hale dönüşmesidir. İletişim araçlarından radyonun da bilinen anlamda 1921’de Amerika’da, 1927’de Ankara-Istanbul arasındaki yayından sonrasında, etkileşimli yayın kanallarının bulunup çeşitlendiği 21. Yüzyıl yani şimdiki zamana dek herkesin kullanımına ve erişimine açık halde ortada duruyor.
Kitle iletişim medyası, kapitalist sistem için ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan son derece önemli bir yere sahiptir. Medyanın batılı tekelci güçlerin elinde olması ve çok uluslu şirketlere hizmet etmesi, bu araçları daha da önemli kılmaktadır. Çünkü bu araçlar, endüstriyel düzeyde örgütlenerek hem birer ekonomik kar ve çıkar aracı olarak kullanılmakta hem de bilinç yönetimi ve ideolojik yönlendirme amaçlı kullanılmaktadır. (Yaylagül, s.9).
Toplumsal etkileşim (iletişim) hiçbir zaman post – modernistlerin iddia ettiği gibi yalnızca söylemsel değildir. Konuşma kendi başına bağımsız bir alan olamaz. Çok taraflı bir sosyal ilişkiler ağının bir parçası ve onun oluşturucu unsurudur. Bireyler arasındaki eşitsizliğe dayalı hiyerarşik ilişkiler dili ve konuşmayı şartlandırır. Bundan dolayı sınıflı toplumlarda dil alanı bir egemenlik ve bu egemenliğe karşı bir direniş alanıdır. (Mcnally, 2001, aktaran: Yaylagül s.206). Çünkü, kapitalizmin kendisini yeniden üretebilmek için geliştirdiği yeni iletişim teknolojilerinin sonucunda hayatın her anı imaj ve mesajlarla doldurulmaktadır. (Yaylagül, s.210).
Teknolojiyle küreselleşmeden önce medya ve halka duyurulan mesajların çıktığı kaynaklar, küreselleşmeden sonra tarihsel bir olgu olarak üretim ve tüketim ilişkilerinin altyapı-üstyapı kavramları dahil ve harici olarak alt-üst olmaya başlamıştır. Çünkü, küreselleşme döneminde üretime nazaran tüketimin artmasıyla birlikte medya kanalları uluslararası tekellerin kontrolü altına alınmış ve bu dönemden sonra tüketilen yalnızca metalar değil doğal kaynaklar ve insanlıktır. Tüm bunların yanında; eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi de gerekir. (Montaigne, s. 55).
Oysa, öncesinde toplum ve doğa bilimlerinin başarı hikayesine dönük en yüzeysel bakış tarafından dahi ortaya çıkartılabilecek olan özellik, bilimsel hesaplardaki amaç kategorisinin şaşırtıcı yokluğuydu. Böylelikle “teolojik” ya da “metafizik” yerini “pozitif” bilimler alıyordu. Temelde iradeci bir “Tanrısal amaç”a yer bırakmadıkları sürece çalışmalarının sonuçları bilimseldi. (Bauman, s.14-15).
Toplumsal olgular, son tahlilde erkeklerin ve kadınların eylemleri oldukları içindir ki salt açıklamadan farklı bir yolla anlaşılmalıdır. (Bauman, s.15).
Doğa bilimleri, neredeyse, mucizelerin ve daha doğrusu tuhaf ve olağanüstü olan ve bilinçli, kasti, programlı veya niyetli bir özneyi düşündüren her türlü şeyin yokluğu ile tanımlanabilirdi. Bu yaklaşımdaki olgunun “anlaması (anlayışı)”, “açıklama”ya çökmüştü. Amaç manasındaki “anlam” olmaksızın “anlama” yani olgunun vuku bulmasını kaçınılmaz kılan özel şartlar ve genel kuralların tanımlanmasını içeren bir şey oluyordu. Yalnızca bu türden bir anlama doğa bilimlerinin muhteşem başarılarını taklit etmeye öykünen bir toplum bilimiyle uyumlu görünüyordu. (Bauman, s.15).
Türkçe çevirisi EPOS Yayınları tarafından basılan, kapak fotoğrafı olarak kullanılan “Kardaki Gençlik” fotoğrafını Ocak 2015’te ODTÜ Devrim Stadyumu’nda çekmiştim. Kitabı okudum ve değerlendirme yapma fırsatı buldum. Kitabın birinci bölümü olan Esas olarak Marx kısmındaki ilk makale olan “Marx ve Adalet Hakkındaki Malum İhtilaf” okurken en etkilendiğim bölüm oldu. Bu bölümde sayfa 62 ve 63’teki aşağıda yer verdiğim alıntıda, adalet ve eşitlik, Geras aracılığıyla Marx üzerinden inceleniyor:
“Marx, Alman İdeolojisi’nde proleteryayı; “toplumun bütün yüklerini sağladığı avantajlardan yararlanmadan taşımak zorunda olan.. bir sınıf” olarak tanımlamıştır. Marx’ın aklındaki avantajlardan biri, bu tanımı takip eden cümlede bulunmaktadır; “Bugüne kadarki bütün kurtuluşlar… kısıtlanmış üretici güçlere dayanmıştır. Bu üretici güçlerin sağladıkları üretim, bütün toplum için yetersizdi ve gelişme ancak bir kişinin ihtiyaçlarını diğerleri aleyhine tatmin etmesine dayanmaktaydı. Bu nedenle bazıları -yani azınlık- gelişmenin tekeline sahip olurken, diğerleri –yani çoğunluk- en temel ihtiyaçlarının karşılamasının bitmeyen bir mücadeleye bağlı olmasından dolayı şimdilik (yani yeni devrimci üretim güçlerinin yaratılışına kadar) her türlü gelişmenin dışında kalmaktadır. Bu ihtilaf daha sonraki ekonomik yazılarında da korunmuştur. Marx, bir yerde “çok çalışmak zorunda olanlar ile aylaklık edenler arasındaki çelişkiden” ve bu çelişkinin kapitalizmin son bulması ile kaybolacağından bahsetmiştir. Kapital’de bu noktayı genişleterek; “Verili emeğin yoğunluğu ve üretkenliği ile maddi üretimin zorunlu olarak kapladığı toplumsal çalışma zamanı kısalmış ve sonuç olarak, toplumun, bireyin özgür entelektüel ve toplumsal aktivitesi için sahip olduğu zaman uzamıştır. İşin, toplum içinde çalışabilecek durumda olanlar arasında daha eşit olarak bölüşülmesiyle tikel bir toplumsal tabakanın omuzlarındaki yükü (bu doğa tarafından zorunlu kılınmıştır) toplumun diğer katmanlarına yükleme yeteneği söz konusu değildir. Bu bakış açısına göre iş gününün kısaltılmasının mutlak asgari sınırını, emeğin evrenselliği oluşturur. Kapitalist toplumda özgür zaman, kitlelerin yaşam sürelerinin, sadece bir sınıf için, emek-zamana dönüştürülmesiyle üretilir.”[1]
“Fotoğraflar, görünümlerden çeviri yapmazlar. Onlardan alıntı yaparlar.” (2015, Dyer, s. 134)
John Berger; Bir Fotoğrafı Anlamak eserinin, “Görünümler” bölümünde şöyle bir açıklanmada da bulunur. Böyle bir sistemde deneyime yer yoktur. Herkesin deneyimi bireysel bir sorun olarak kalır. Dünyanın açıklanmasında da bireysel psikoloji, felsefenin yerini alır.
“Fotoğrafla yapılan alıntı, kendi sınırları içinde, yalanlanamaz niteliktedir yine de alıntı açık ya da örtük bir önermeye yanlış ve detaylandırılmayan bilgi verebilir. Reklamcılıkta da olduğu şekilde, çoğunlukla yanlış bilgi iletimi; ideolojik varsayımların parçası halinde kasıtlıdır.” (2015, Dyer, s. 135)
Roland Barthes, Camera Lucida’nın kuvvetini “filme karşı fotoğraf” olarak değerlendirirken; John Berger’in fotoğraf üzerine yazdıklarıyla; fotoğraftaki tekniğin yani resim ve çizim öğelerinin önemini vurgulamış ve değerlendirme araştırma amaçla başvurulduğunda daha doğru bilgilendirici bir araç halinde olduğunu belirtmiştir.
1967 tarihli, Che Guevera denemesinden şimdiye; “Emperyalizmin Sureti”nden itibaren alenen ve kaçınılmaz olarak politik olan John Berger, eserlerinin 1960’tan o zamana kadarki estetik ölçütlerini Susan Sontag, Roland Barthes ve kendisi; temel olarak Walter Benjamin’in kuramlarıyla beslenirken; şu soruları sorarak açıklıyordu:
“Eser insanların bilinçlenmesini ve toplumsal haklarını öğrenmesini sağlıyor mu, ve/veya haklarını talep etmesine yardımcı oluyor mu?”
Fotoğrafla anlatılabilecek bir meseleyi fotoğrafla anlatmak kolaydır., ancak; görsel gücü, efektif bir dile dönüştürebilmiş, kuramsal temeli sağlam ve heba edilemeyecek kadar derin ve devrimci niyetle ortaya dökülen kelimeler; dağınık bir biçimde değil, düzenini kendi öz dinamiklerinden aldığı müddetçe, herkes tarafından kabul edilme beklentisi taşımadan, mücadele zeminin altını oyanlara karşı, kendiliğinden zemini temizleyip yakın ve uzaklığa bağlı değil, karşı ya da yanyana olmaya da değil; sınıfsal olarak; yalandan, hileden, hurdadan ve hırsızlık ve talandan beslenenlere karşı, öyle bir derinlik oluşuyor ki; bu bir varsayımdan ötede mantık ve tesadüf dışılıkla aynı kulvarda yani bilim temelinde, öz-düşünümsel olarak tamamlandığında kendini kabul ettirme çabasına düşmeden, sınıfsal olmayan; halkların yaşam kudreti ve düşüncelerinin Antik Çağlardan, Peygamberler çağına, Orta Çağ’dan şimdiye, düşünce suçlularının kahraman olmayı arzulayan değil; kahraman olmak zorunda bırakılmış, çağının normalleri olduğu ve eş zamanlı olarak da önsezi, çalışkanlık, karar alma ve kararlılık becerileriyle kat ettiği mesafeleri aşacak liman, liman dolaşacak; pazarlamacı değil ama pazarlık mallardan anlayan; durumdan duruma değişmeyen; temel etik kurallardan hiç şaşmadan bir ve tek olan bu dünyadaki yaşamında, memleketinin özünün kavgadan kaçmadan, kalabalığa karışmadan, konumu neredeyse orada bulunurken; köklerini ve tohumlarını koruyabilecek kabiliyetteki kişiler varlığında; saçmadan saçılmadan saçmalamadan, salmadan salınmadan saldırmadan, nerede nasıl neden ne zaman ve kimlere zamanını harcayacağını bilmek zorunda olduğumuz bir zamanda yaşıyoruz.
Che Guevera gibi bir insanın bir kez karar verdikten sonra, önceden yaşadığı her türlü özgürlükten niteliksel olarak farklı bu özgürlüğün bilincine vardığı anlar olduğunu düşünmek akla yatkındır.
Katlanılan acılar, özveri ve o şaşılası çaba kadar Che’nin Küba’dan ayrılmadan ailesine yazdığı şu mektup da unutulmamalıdır:
“Şimdi, zayıf güçsüz bacaklarıma ve yorgun ciğerlerime, bir sanatçı titizliğiyle bilediğim, iradem destek olacak ve ben başaracağım.”[2]
Fotoğraflar, bizim modern olarak algıladığımız çevreyi oluşturan ve somutlaştıran tüm nesneler arasında belki de en gizemli olanlardır. Fotoğraflar, aslında yakalanmış yaşantılardır ve fotoğraf makinesi bilincin elde etmeye yönelen uzantısıdır. (2015, s. 70)
Eğer kültürel modeller arasındaki iletişim asimetrik olsaydı, garip yaşam tarzlarına ilişkin merak da belki de daha geniş kapsamda asimetrik olurdu. En asil ve seviyeli olan modeller defaatle sosyal bir terfiyi amaçlayanlar tarafından yakın şekilde izlenir ve özenle taklit edilirdi. Bauman bunu şöyle açıklıyor: Ortaçağ edebiyatı bunu zengin ve kibirli kasaba sakinlerinin kınanmasıyla dolu ancak merakı aşağı doğru çevirmeye yönelik hiçbir teşvik yoktur. Alt seviyeli olarak yaftalanan tarz ve modeller, kendi eksensel değerleri ve mantıklarıyla tam ve kendi çaplarında “kültür” olarak ele alınmamıştır. (Bauman, s.266). Sonuca bağlayacak olursam; bilinecek, bilinince de daha fazla hatırı sayılacak diye iyi adam olan, insanların kulağına gitmesi şartiyle iyilik eden kişi, kendisinden yarar sağlanabilecek bir kişi değildir. (Montaigne, s.46).
Hem silahlarda, hem kamerada kullanılan tetik (trigger – İngilizce / deklanşör – Türkçe) salt mekanik olanla sınırlanmaz. Fotoğraf makinesi tarafından yakalan imge çifte şiddet taşır ve her iki şiddet de aynı kontrastı kuvvetlendirip, fotoğraflanan anla o anın dışıyla arasındaki zamanla kontrastı yani karşıtlığı şu şekilde de ifade edilebilir; deklanşör nasıl bir an için zamanı durdurup bir fotoğraf karesi elde etmemize yarıyorsa; bir tüfeğin tetiği de bir anlık hamleyle herhangi bir canlıyı hayattan koparma nedeni olabileceği şekilde aynı çifte şiddetle karşıtlık koşutluk tanımlamasını barındırır. Çünkü; “ölümsüzlere değil, ölümlülere dair olmalı ölümlülerin düşünceleri.”[3]
Kaynakça
Bauman, Z. (2021) Hermenötik ve Sosyal Bilimler. Istanbul: Ayrıntı Yayınları
Dyer, G. (2015). John Berger – Bir Fotoğrafı Anlamak. Istanbul: Metis Yayınları.
Geras, N. (2021). Devrim Literatürü: Marksizm üzerine yazılar. Ankara: Epos Yayınları.
Montaigne. (1986) Denemeler. Istanbul: Cem Yayınevi
Yaylagül, L. (2016). Kitle İletişim Kuramları. Ankara: Dipnot Yayınları.
[1] Devrim Literatürü, Norman Geras, EPOS Yayınları, 2021 – gündüzleri geceymiş gibi – yeşil dallarız dünya ağacından (onurberkaysuicmez.wordpress.com)
[2] E. “Che” Guevera. Le Socialisme et l’homme, Paris: Maspero, 1976, s.113;
Türkçesi: Sosyalizm ve İnsan, çeviren: N. R. Çobanoğlu, Istanbul: 1977)
[3] Metis Yayınları’ndan Aralık 2015’de yayınlanan “Bir Fotoğrafı Anlamak – John Berger” derleme kitabına dair bir değerlendirme – gündüzleri geceymiş gibi – yeşil dallarız dünya ağacından (onurberkaysuicmez.wordpress.com)

ruh çağıranlara, “seoul” ve/veya “soul” araçsallaştırmasıyla birlikte yapay zekaya karşı, muhalif (kontra) ve birikimsel (kümülatif) teknik kullanımı. – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağ için bir cevap yazın Cevabı iptal et