Düşünme, Düşleme, Düşündürme ve Kültürel Dönüşüm


ONUR BERKAY SUİÇMEZ

19-06.2023 – Ankara, Türkiye


https://www.academia.edu/103581635/


Sevilay Çelenk’in Televizyon, Temsil, Kültür eserinin Kültürel Dönüşüm bölüm başlığındaki düşüncelerini kendi yorumlarımla önceki dönemlerde özetlemiştim.[1] Bu dönem çeviri yapabilecek kadar yabancı dili olmayan herhangi birine vasıfsız denilebilirse de her ne kadar çok fazla konuşmuyorsam da hem dinleme hem anlama hem de yazmada birçok dil ve lehçeye hiç değilse bile filmlerden aşinayım. Yine de çeviri aracı olarak başkalarına benzer şekilde sözlük ya da çevirici kullanmaktansa kendi yorumlarımlarken; metinler arası anahtar kelimeler ve öz birbirine benzer ama bütüne baktığımızda çok çok farklı dil ve konu bütünlüğünü sağlama açısından; Kültürel Dönüşüme; İdealin Diyalektiği, Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu adlı kitap; alanyazımda Sol literatürde yer tutan Evald Ilyenkov’un Rusça eserinden Yordam kitap birinci basımından, “Okullarımız Bize Düşünmeyi Öğretmelidir!”. çev. Stephen Shenfield.  Journal of Russian and East European Psychology (45:4. 2007. s. 9-49.) Siyaveş Azeri’nin Türkçe çevirisinden seçtiğim bölümünü bir arada kültürel bağlamda değerlendirmeye çalışacağım.

Zihin (“düşünme becerisi”, “hüner” veya basitçe “yetenek”) “Tanrı vergisidir” veya daha aydınlanmış bir dil kullanırsak, doğa vergisi veya kalıtımsaldır. Gerçekten de zihni ince elenmiş ve sık dokunmuş bir kurallar veya işlemsel şemalar dizgesi, kısacası bir mantık biçiminde kişiye aşılamak olanaklı mıdır? Bunun olanaklı olmadığını, kabul etmek zorundayız. (Ilyenkov, 2020, s.204)

Toplum bilimleri alanında yapılan çalışma ya da teorik açıklamalarda ‘Kültür’e kilit bir öğe olarak her zaman önem atfedilmiştir. Bununla birlikte ‘Kültür’ün seçkin ya da popüler, kitle kültürü ya da yüksek kültür ikilikleri etrafında kavramlaştırdığı yaklaşımlarla, Stuart Hall’ün toplum bilimlerinde kültürel dönüş (cultural turn) olarak adlandırdığı dönemin ‘Kültür’e yaklaşımları arasında temel bir fark olduğu söylenebilir.

Kültürün bu kapsayıcı tanımı Max Weber tarafından şöyle ifade edilmiştir:

“Kültür dünyadaki sonsuzcasına anlamsız olayların sınırlı bir parçasının insan varlıkların görüş noktasından anlam ve önemle donatılmasıdır.”

Stuart Hall’a göre ise toplum ve insan bilimlerinde, özellikle kültürel çalışmalar ve kültür sosyolojisinde ‘kültürel dönüş’ olarak adlandırılan şey kültürün tanımında anlamın önemini vurgulama eğilimidir.

Kültür, bir grup ya da toplumun üyeleri arasında “anlamların üretimi ve değişimi”yle ‘anlamın verilmesi ve alınması’ ile ilgilidir.

Hall’ün ‘kültürel dönüş’ olarak adlandırdığı bu yaklaşım farkı, kültür ve toplum kavramlarını da birbirine oldukça yaklaştırmakta ve sıklıkla birbirlerinin yerine kullanılmasına yol açmaktadır.

Sosyolog Antony Giddens bu ilişkiyi şöyle açıklar:

“Kültür kavramsal olarak toplumdan ayırt edilebilirse de bu iki kavram arasında çok yakın bağlar bulunmaktadır. Bir toplum bireyleri birbirine bağlayan bir karşılıklı ilişkiler sistemidir. Hiçbir kültür toplumlar olmadan var olamaz. Ne ki, aynı şekilde hiçbir toplum da kültür olmadan var olamaz.”

Gramsci’nin çalışmalarıysa, Hegemonya nosyonunu çağdaş kültür çalışmalarına uygulanmasını merkezine koymak oldu. Bu çabalarda genel olarak kitle iletişimi ve özel olarak da televizyon temel soruşturma konusuydu. Kültürel çalışmalar perspektifinin izleri, böylelikle 1970’li yıllardan başlayarak televizyon çalışmaları alanında, bir yandan dilbilim ve göstergebilimin etkisi altında televizyon metnini çözümleyen yapısalcı analizler ve bir yandan farklı kültürel çevreleri ya da aidiyet konumlarını dikkate alarak farklı izleme ve anlamlandırma pratikleri üzerinde yoğunlaşan etnografik çalışmalar tarafından açığa vuruldu. Bu sayede, ayrıca televizyonun ortak yaşam dünyasının kolektif bir imgelem aracılığıyla yeniden üretimindeki farklılığı üzerinde de düşünülebilecektir.

Televizyonu özgünlükleri içinden açıklamaya çalışan yaklaşımlar onun özel kullanım biçimlerine ve programların özel tüketim biçimlerine dikkat çekerek; televizyonu bir farklılık perspektifi içinde incelemek gerektiğine vurgu yapılır.

Yargı gücünde eksiklik, gündelik dilde aptallık olarak adlandırılan şeylerdendir ve bunun hiçbir tedavisi yoktur. (Ilyenkov, 2020, s. 204) Ne mutlu ki durum böyle değil. Düşünme yeteneği veya becerisinin bir kurallar, formüller ve/veya algoritmalar toplamı biçiminde insanın beynine aşılanamayacağı doğrudur. Birileri onu bir makineye dönüştürmek istese de insan yine de insandır. Bir kafatasına, yalnızca çok aptal bir mekanik “zihin”, bir matematikçinin değil bir kasiyerin zihnini algoritmalar biçiminde yerleştirebilirsiniz. (Ilyenkov, 2020, s.205)

Televizyon programları ya da akademik alanda sıklıkla kullanıldığı biçimiyle televizyon metinleri masal, roman ve film gibi anlatısal (narrative) metinlerdir. Bununla birlikte TV anlatısı farklı bir anlatıdır. TV anlatısının farklılığını, sözlü kültürün devamı olarak TV’nin sözel ve görsel bir mantık içermesine bağlayan çalışmalar olsa da bu farklılığı daha iyi açıklayabilmek için genel olarak anlatı kavramıyla ifade edilenin ne olduğunu ve anlatının hangi kısımlardan oluştuğunu kısaca hatırlamak gerekir.

Televizyon, toplum ve kültür ilişkisini TV metinlerin düzeyinde yeniden düşünmek için uygun bir kavram da düşünümsellik kavramıdır. Düşünümsellik ya da öz düşünümselliği; bir sistemin kendine gönderme yapabilme yeteneği olarak tanımlayan Mutlu, dilin öz düşünümselliğinin insanın dili, dil hakkında konuşacak şekilde mümkün olduğunu belirtir.

Televizyonda kendine özgü anlatı biçimleri olan bir anlam sistemi olarak sıklıkla kendine işaret eden bir araçtır. Bu işaretin kendi anlam sistemini deşifre etmeye yönelik demokratik bir boyutunun olup olmadığını ya da sınırlılıklarını anlamak önemlidir. Öz düşünümselliğin demokratik boyutu TV ya da elektronik görüntü söz konusu olduğunda kameranın, kurgunun ve sunum pratiklerinin belirgin bir biçimde izleyicinin görüş alanında olmasıyla ilişkilidir.

Söz gelimi sinemada eğer yenilikçi bir üslup söz konusu değilse kamera kullanımı ve kurgunun ya da mikrofonların görünmezliği esastır. TV’nin pek çok anlatı türünde ise kamera kullanımı ve kurgu aracılığıyla gerçekleştirilen bir seçme ve dışarda bırakmanın söz konusu olduğu, kaçınılmaz olarak görünürlük kazanmaktadır. Bütün gerçeklik ve hakikat iddialarına rağmen TV’nin pek çok anlatısında kamera ve kurguyu açığa vurmak zorunda olması, akan görüntülerin ya da hikayelerin bu nedenle televizyonun öz düşünümselliği üretken ve demokratik olmaktan çok tüketici bir biçimde işlemek yönünde sınırlılıklar taşır.

Bu noktada bir toplumun kendi üzerine düşünmesi, pratiğinin toplumbilimin farklı alanlarda farklı biçimlerde tartışıldığını belirtmek önemlidir. Bu çalışmalarda toplumun kendi üzerine düşünmesinin ya da kendini düşlemesinin tam da toplumu kuran bir kolektif edim olduğundan başlayıp toplumun, topluluğun ya da ulusun kurgusal olduğuna, hatta televizyon seçimi olduğunu da deşifre etmektedir.

Futbol bile bir ulusal kültüre aidiyet fikri ya da birinin kendi yerel cemaatiyle özdeşleşmesine anlam veren bir sembolik pratik olması nedeniyle bir dil gibi değerlendirilebilir. Çünkü o ulusal kimliğin, ulusal aidiyet söyleminin, dilinin bir parçasıdır.

TV, diğer sözlü ya da semiyotik dillerden farklı biçimde görsel yani ikonik göstergeleri kullanır. Sözlü ya da semiyotik sistemler harf gibi sembollerden yararlanır. Bir şeyi ifade etmek ya da temsil etmek için bu sembollerin biri veya diğerinin seçilmiş olmasında, genel anlamda kültürel olarak üzerinde öyle uzlaşılmış olmasından başka bir belirlenim yoktur. Bu anlamda sembol olarak bir gösterenin zihinsel kavram olarak gösterdiği şeyle nedensel bir ilişkisi yoktur.

Yalnızca kültürel-tarihsel bir uzlaşı keyfi olarak seçilmiş bir göstereni zihnimizdeki bir gösterilene bağlayarak bir gösterge birliği oluşturur. Oysa Hall’ün belirttiği gibi görsel göstergeler ikonik göstergelerdir. Çünkü onlar gönderme yaptıkları insan nesne ya da olayla açık bir benzerlik taşırlar. Bir ağaç fotoğrafı bizim görsel algımızdaki ağaç imgesinin gerçek koşullarını taşımaya yatkındır. TV’de bir ağaç görüntüsü görmek o ağacın maddi olarak bir yerlerde var olduğunu da görmek anlamına geldiğinden sanki gösterilen aradan çekiliyormuş gibi gösteren ve göndermeyi dolayım olmaksızın bir ve aynı şey yapıyormuş gibi algılanır.

Televizyon, kültürün yansıtıldığı bir ortam değil, kültür olarak adlandırılan, paylaşılan anlamların ya da bir toplumsal katmanı diğerlerinden ayırt eden ortak yaşam pratiklerinin kurulduğu, dolaşıma sokulduğu sonra da televizyonun temsil sistemi içinde üretime geri döndüğü yerdir. Televizyonun ikonik gösterge sistemi söz gelimi bir kadının ait olduğu toplumsal katmanı ve o katmanın gündelik yaşam kültürünü tek bir giysi parçası ile açığa vuracak bir semiyoloji güce sahiptir.

Televizyonun formüle dayalı yapısı tarafından sınırları çizilmiş çeşitli program tür ya da formatlarının içini doldurarak onları birbirinden farklılaştıran şey, bu farklı öyküler, yaşam tarzları ve deneyimlerdir. Bu, aslında TV temsilini diğer bütün kültürel üretim alanları ve iletişim araçlarının temsil sistemlerinden ayıran çok önemli bir boyuttur: 

Tüketicisini ve o tüketicinin yaşam deneyimini bizzat kendisini temsil ettirmek üzere bu anlamda da dolaysızmış gibi algılanan bir temsil süreci aracılığıyla anlatının içine almak. Bu TV temsilinin çok özgün bir boyutudur. Başka bir deyişle herhangi bir nedenle “tartışılmaz” diye değerlendirilen tek taraflı kaç norm varsa doğruluğunu kendinden almadığı müddetçe darbe aldığı ya da alabileceği açıların sayısı artar.

Düşünme yetenek veya yeteneksizliğinin doğuştan kazanıldığı veya doğal bir kökeni olduğu fikri, reel düzlemde zihni ve bağımsız düşünme yeteneğini uyandıran çok karmaşık ve bireysel olarak değişken koşullarla durumlar düşünme tembeli eğitim bilimcilerin anlayamayacağı kadar kalın bir tülle örtülüdür. (Ilyenkov, 2020, s.206)

Marx bu olguyu yüzyıl önce kaba burjuva politik ekonomici W. Roscher’e göndermede bulunurken şöyle betimliyor:

“Bu adama bir dipnot ayırmalıyım. Böyle profesyonel okul çocuklarına metinde hiç yer yok. Roscher’in literatür bilgisi kuşkusuz hatırı sayılır ve çoğu zaman bir o kadar da yararsız; gerçi ben burada bile Göttingen mezununun edebi hazineler arasında sıkılarak dolaştığını ve yalnızca resmi, muteber literatüre aşina olduğunu ayırt edebiliyorum. Bütün matematik literatürünü bilen ama matematikten hiçbir şey anlamayan birinin bana nasıl bir faydası dokunabilir ki?”

KAYNAKÇA

Sevilay Çelenk. Televizyon Temsil Kültür. 90’lı yıllarda Sosyokültürel İklim ve Televizyon İçerikleri. Ankara. Ütopya. (2005)

Evald Vasilyeviç Ilyenkov. İdealin Diyalektiği, Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu. Istanbul. Yordam Kitap (2020)

“Okullarımız Bize Düşünmeyi Öğretmelidir!”. çev. Stephen Shenfield.  Journal of Russian and East European Psychology (45:4. 2007. s. 9-49.)


[1] Sevilay Çelenk’in Televizyon Temsil Kültür kitabından Kültürel Dönüş bölümünün Prof. Dr. Gülcan Seçkin’in Tezsiz Yüksek Lisans TV Türleri dersi bağlamında değerlendirilmesi – gündüzleri geceymiş gibi – yeşil dallarız dünya ağacından (onurberkaysuicmez.wordpress.com)


gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

“Düşünme, Düşleme, Düşündürme ve Kültürel Dönüşüm” için 2 cevap

  1. […] Arayışları – Onur Berkay SUİÇMEZ (2022) Dil Meselesi ve Direkt Mesaj Düşünme, Düşleme, Düşündürme ve Kültürel Dönüşüm abi bu ülkede ünversite mi var diyenlere; üniversite yok ama öğrenci […]

    Beğen

  2. […] Türkiye’nin Avrupa’ya Katıl(ama)ma ve Şarkı Yarışmaları Vizyonu ilk defa: yanyana gelmenin şarkısıyla, önce kadınlar ve çocuklar. Düşünme, Düşleme, Düşündürme ve Kültürel Dönüşüm […]

    Beğen

bu ülkede devam edeceklere, bir mayıs sonrasına dair kısa bir vizyon – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından için bir cevap yazın Cevabı iptal et

gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin