Onur Berkay SUİÇMEZ
28.06.2023 – Sürmene, Trabzon
Nilüfer Pembecioğlu editörlüğünde orijinal kitabın beşinci basımından çevrilen “Medya Çözümleme Teknikleri” altıncı bölümü “Futbol Oyunu Yedi Nokta (ve bazı ilginç istatistikler)” başlığını dünyada yükselmekte olan faşist eğilim ve buna karşı alınan tedbirler bağlamında yorumlarken savunduğum ve savunmadığım düşünceleri açıkça açıklamaya çalışacağım. (örnek: bknz. İtalya Futbol Federasyonu’nun en üst düzeyde temsil edilen futbol ligi ve milli takımlarında, (Adolf Hitler’e selamı çağrıştırması sebebiyle), seksen sekiz (88) numaralı formanın yasaklanması) benzeri ülkemizde de kritik zamanlarda ya da öylesine bir milli maçta veya uluslararası müsabakada dahi rakip takımın milli marşı okunurken ıslıklanma benzeri olaylar yaşanabilmektedir.
Medya Çözümleme Teknikleri kitabı dördüncü bölümünde çevrilen ve bahsedilen “Toplumbilimsel Çözümleme” başlığı altında, araştırma tekniği olarak sağladığı avantajlardan bahsedilen içerik çözümlemesi Toplumbilimci, Leo Lowenthal bakış açısından ele alınıyor.
Lowenthal, “tüketim ilahları” kavramıyla çocukluk, başarı, uyum ve biyografilerin sosyalleşme işlevine yönelik tutumlarla nasıl ve ne durumlarda alaka kurulabileceğini araştırırken; bu araştırma yöntemi, Marksist kavramların iyi bir toplumbilimsel düşünce bildirdiği düşünüldüğünde, Marksist çözümlemeyle örtüştüğünü de bildirir. (Berger, 2018, s. 127-128)
Futbolun doğasında olan alt sistemler kendi kendilerini oluştururlar. Bunlardan bir tanesi, futbolun ne demek olduğunu özellikle de televizyonda yayınlanan biçimde anlamak açısından kritik bir öneme sahiptir. (Berger, 2018, s. 141) Kazanmaya yakın olan takımın belli olduğu maçlarda heyecan ve keyif düzeyi en düşük düzeydedir ve bunun yanı sıra oyunda, inanılmaz bir gerilim yaratan da sıkı mücadele verilen maçlarda hem tribünlerdeki taraftarlar, hem de oynayan oyuncular açısından sahada attıkları ter kadar bu maçlardaki zaman manipülasyonudur. Özellikle, televizyondan seyredilen maçlarda çok karmaşık olmayan ama karmaşıkmış gibi görünen bir konu da farklı ve çeşitli kamera ve açılarından benzer pozisyonların TV ekranlarına yansıması ve seyirciden seyirciye bile farklılık olabilecek birden fazla pozisyonu, sahada tek bir orta hakem ve yardımcılarının, bu zaman ve mücadelelerdeki manipülasyon dışı kalması, oyunun kurallarına bakıldığında bir dakika kaybedilen zaman yokken uzatma dakikalarını dakikalarca oynatan hakemlerin varlığının takımdan takıma maçtan maça ve haftadan haftaya mental ve fiziksel yeterlilik tartışması dışında yoran ve yorulan herkesin hak talep etmesine neden olmakta ve teknolojinin halen daha istenilen yeterlilikte kullanılamamasının sebebinin de oyunun kendisinin değil, oyuncuların hakemlerin ve stadyumun kendisinin satılacak ya da paraya dönüştürebilecek sistemin devamlılığı adına rant kapısı olarak açık kalmasına yol açmaktadır.
David Biderman (2010) Wall Street Journal’da yayınlanan “Aksiyonun 11 Dakikası” başlıklı makalesi tipik maç yayıncılığı bileşenlerini yıkmıştır. (Berger, 2018, s. 143)
Çünkü: 3 saatlik 1 maçta, gerçek oyun zamanı 11 dakika olarak ölçülür. Hamleler ortalama 4 saniye sürer. 17 dakika tekrar edilen görüntülere gider. 67 dakika oyuncuların birbirlerinin etrafında dolaşmasını kapsar. 75 dakika reklam için kullanılır. 3 saniye taraftar ve amigolara ayrılır ve bütün bu zamanda; ortalama 40 saniye topu kapması adına şans olarak hücum eden takıma sağlanırken, aksiyonsuz geçen sürenin aksiyonlu süreye oranı onda birdir.
Futbol neden şehir takımları düzeyinde değil, markalar düzeyinde temsil edilirken, büyük şehir ve taraftarı olan takımların başarılı olmaya başlamasının ardından önü kesilmeye çalışılır. Buna dair ben değil birçok yabancı akademisyenden en az 5 tane yakın zamanlı örnek verebilirim.
Örnek olarak değerlendirmeye sunmak bile zul gelse de, Türkiye’de Başbakan, Anamuhalefet Lideri, Genelkurmay Başkanı dahil hepsi tek takımı tutarken ve kendi tesisleri (Topuk Yaylası adı verilen yer) kendi devletinin sadece kendi renklerini taşıdığını iddaa edip, sonra yargılanan, sonra aynı yargıyla aklanan, ancak yargıçların adı değişse de yargılanmış olan ve suç işlediği kesin olanlar hala elini kolunu sallaya sallaya en üst düzeyde Cumhurbaşkanı ya da, eski futbolcu olarak teknik adam olarak iş bulabiliyorken, askerliğini kaçakçılık yaparken değil de yargılanırken yapan kulüp eski başkanı sıfatı da kendi kitlesine hitap edebilecek kadar özgür bir ülkede yaşıyorsak, yasama yürütme yargının hiçbir anlamı kalmadığını kabul ederken, medya ve akademinin sahte ve çıkarcı, içi boş cukkası dolu birçok sahtekar kalem ya da TV yüzünün aynı bokun laciverdi olduğunu karikatürlerde dalga geçilenin temel fıkraları değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bizzat kendi iyi polis ve kötü polisçilik oynarken kendine dönecek bumerang olduğunu arada sırada konumumu değiştirsem de, ülke içinde adımlarken 4-4’lük ritimde Bize Her Yer Trabzon olduğunu hatırlatmak gerekliliğini gösteriyorum.
İlginçtir ki; dinler (özellikle de liberal dinler) rasyonelleştikçe ve mitolojik ifadelerden arınmaya devam ettikçe, futbol daha esrarlı ve daha gizemli hale gelmiştir. Bunun nedeni de karmaşık oyunlar ve taktiklerdir ki dinciler de (dindar demiyorum.) dinlerini ya da öğretilerini benimsetmek için benzer taktik uygulasalar da özgür düşünen insanlar (liberal demiyorum.) vardır ve var olacaktır. İnsanların mit, ritüel, gizem ve karamsarlığa ihtiyacı vardır. Çağdaş toplumlarda insanların bu ihtiyaçlarını karşılamalarında futbol belki de dinden daha fazla yardımcı olmaktadır. Futboldan aldığımız mesajların vaazlar ve diğer dini mesajlar kadar değerli ve olumlu olup olmadığı da üzerine düşünülmesi gereken başka bir meseledir. (Berger, 2018, s. 146)
Pas istemek, dikkat çekmek demektir. Bağırarak pas isteyen bir oyuncu, rakipleri üzerine çeker ve alacağı pası da kolay kolay değerlendiremez. Özgüveninin yeterliliği tartışması değildir bu, ses çıkarırken sesinin duyulduğunu ancak kimin duyup kimin duymadığının bilinemeyeceği meselesidir.
Devletin İdeolojik Aygıtları’nda, (DİA)’larda, her ülkede geçerli olacak şekilde olan bazı manipülasyonlar, üst yapı tarafından şekillendirildiğinde ve hiçbir şekilde altyapı umursanmadığında, üst yapı alttan çaldıkça, ne kadar üste çıkarsa çıksın, temel çökerse ülkemizde şimdilerde bahsedildiği şekilde hepimiz aynı gemideyiz masallarına inananlar da çıksa da, daha önceki yazılarımdan birinde de belirttiğimin aynısını tekrar belirtiyorum. Ne ülkemiz batan gemidir, ne de insanlarımız batan geminin malları. Sadece biraz samanla beslenen inekleri otlatan çobanların, akademisyenden doktordan mühendisten ve sinemacıdan daha çok para kazanabildiği bir ülkede devam etseler de koçlarını kuru tarlalarda otlatmaya. Bizim dağlar yeşildir. Zemin de sağlam. Bir gemi batarken, deniz yükselir. Deniz yükselmese de gemi batabilir.

Kurban kesmeyen, zayıfları koruyan, dini bütünse de bağışlayan inananlardan herkese iyi bayramlar, keyifli zamanlar dilerim.
Kaynakça
Berger, A. A. (2018). Media Analysis Techniques (Beşinci Basımdan Çeviri b.). (N. Pembecioğlu, Dü., & U. Gündüz, Çev.) Ankara, Çankaya: Nobel Yayıncılık.

kimi gider batum’a, kimi gider mandıraya, bizlerin konumuysa her daim bellidir. yeniden ve tekrarlayacak şekilde… – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından için bir cevap yazın Cevabı iptal et