Onur Berkay Suiçmez
30 Ağustos 2023 – Ankara

Kelime olarak “Liberal”, yaklaşık olarak 1789 Fransız Devrimi’yle eş zamanlı bir şekilde “bireycilik” ve “birey olmakla doğal yollardan kazanılan özgürlük” kavramlarıyla birlikte tanımlanıyordu.
Oysa “liberalizm” kavramı, politikaya dair konuşulmaya başladığında; karşısına koyabileceğimiz ve belki de bazılarımız tarafınca daha sosyal ve daha özgür bir düşünce sistemi değil bir, birkaç tane ideoloji ortaya çıktı.

Harry Potter, Hayri Pıtır ve hermenötik partiye dair başlıklı yazımı yazıp paylaşalı aylar olmuşken devamı niteliğinde şöyle bir bireysel başlangıç yapıp, yazımın devamını, ben yıllarca kitap okurken; sadece terörist ve/veya terörist avlama oyunu oynayanların anlayamayacağı şekilde tamamlarım.
Leo Buscaglia diye bir adam varmış, bütün kitaplarını okudum ve seni hayatımda bulmaktan başka arzum yok diyen bir kız arkadaş kim istemezdi, ben aramazken bulmuştum, simsiyah kıyafetler ve boynunda zincirli bir dönemi de olmasına rağmen üstelik, benimleyken hep benimle kalmak isterken, başkalarıylayken beni aradığı zamanları özlerken başlangıç noktasında, orijinal olarak dokunulmaz kılıp aramızdaki bütün mesafeleri seni senden daha net tanıyan bir yansıma ya da gölge de değilken; benim zamanımı ne kadar keyfederek ne kadar keşfederek değerlendirdiğimi bilirken ana kuzusuymuş, beni bırakma derken, bırakabilmenin kolaylaştırıcısı ve samimi olarak, yalnızlığımı tek başınalığa dönüştüren; Duygu.
Yaz okulu henüz başlamış, yıl 2018, 4 ders almışım hepsi de seçmeli ve yarısı fakülteden yarısı karşısındaki fakülteden pek alakasız 4 ders, Duygu geldi gitti, beni benimle bırak demeden, bütün yaz olmasa da deplasmanda kendi evini ve odasını kurmayı başarmış bir adam olarak ağırlardım, çok beklemiştim, yine sonraki yıllarda bölümünü değil şehrini değiştirse de Başkent’te kız başına bir başarı elde edip dereceyle Psikoloji ’den mezun olduğu zamana kadar, ben takip etmeden, yüz yüzeyken bakışlarını çekmeden ama liseli zamanlarımızdan da daha çekingen, bekletiyordu.
O yıl başına kadar hiç kitap okumadan tamamladığım bir yaz tatili olmamıştı. O yıl okuduğum zamanlar dışında küçücük ama dışarıdan bakınca aurasından ve pozitif enerjisinden yanına yaklaşılması zor bir kız buldum. Belki de o beni bulmuştur bilmiyorum. Uludağ’da Tarih’i bırakmış, sadece kendime saklayıp, benim hiçbir arkadaşım yanımda değilken yanımda bulduğumdan mı çok etkilenip etkilenmiştim bilmiyorum. Sadece zaman meselesi değil de enerjisi beni çekerken, tesadüfün tesadüfü birleştirdiği zamanlarda 4 ay hayatımı kolaylaştırırken, ben ortalamayı yükseltirken ve onur belgesi sahibiyken, İdil de yükseltiyordu ortalamasını.
Şimdiki zamandaki aklım olsa, aynı dönem hem ben kızı tek bırakmazdım ve çakalların dansını aslan kükremesi değil; kaplanın uykusunda dahi bozabileceğini kanıtlardım, ama aynı zamanda o sağlık sorunları yaşarken; hem babam kalp krizi atlatmıştı hem de Duygu, benim birinci adıma sahip ama benden tamamen bağımsız ve ne ayak anlamadığım biriyle Anıtkabir’de fotoğraf paylaşmıştı, kuzenim Göksu abla doğum yapmış, ben hızlı değil hızlandırılmış trenle yolculuğuma devam ederken, tanıdıklarımın benden bağımsız halde yapıp ettiklerinin sonucu olarak hem yalnızlık hem de yalanları beni üzerken, yeni bir karma yaratmamak adına önce sosyal medyada takipçilerim ve takip ettiklerimi azaltıp sonra durduğum ve durmadığım yerleri kendi kendime kontrol ediyordum; Makina Mühendisliği’ni birinci sınıfta terk etmeden önce, reel olarak yaşayan ama şimdilerde adını unuttuğum, İsmet İnönü’nün danışmanından Satranç Kültürü dersi alıp, 50. Altın Portakal Film Festivali senesinden sonra, benim çimenlerinde oturup kitap okuduğum bir dönemin efsanesi haline dönüşebilecek Haziran Direnişi zamanlarında kuyu kazmayı bilmeyenler, benim susuzluğa alışık ve oruç nedir bilirken nefs-i terbiye etmeyecek bir çok yancı ve yalandan yancı, zor zamanlardan önce; herkesin suyunu düşünüp bitip bitmeme meselesini önemserken, bilmem kaç tane kısa film, bilmem kaç tane tiyatro oyunu seyredip, Ankara’ya dönerken yanımda ve/veya ardımda unuttuğum kimse kalmadan, fotoğraf çekmeyi kardeşimle yan yana babamdan öğrendiğim Ankara’da, Ankara – Eskişehir arasında, maceradan maceraya değil, yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır deme ve başladığımı bitirme adına temeli sağlam tutarken; susuzluğumu benden alan kız arkadaşlarıma minnettar olduğumda mutlu, diğer zamanlarda endişeli ama bütünüyle tedbirli bir halde bir Türk deyiminde söylendiği şekilde; Kuyumu susamadan evvel kazmak şarttı ve öyle de yaptım.
Sistemsel olarak, ne tam anlamıyla liberalizm ne tam anlamıyla karşısına koyabileceğimiz, temeli kelime karşılığı olarak değil; bir ütopya olarak varsayılan sosyalizm daha yaşanmadığı zamanlarda, ve şimdiki zamanda bu dünyada hükmedenlerin halkına verdiği değer ve bu değeri; tam olarak kullanışlı umursamaz muhafazakarlıklarıyla; aklı yok fikri var ve kişi kendi nasılsa öyle zanneder bilirkişiyi deyimleriyle tanımlamaları bizim coğrafyamızda Ortadoğululaşmadan evvel, bu memlekette, toprak bütünlüğü, ordusu tarafından güvenlileştirilmiş, dış düşmanlar ehlileştirilmiş, liyakatle ve doğruluk dürüstlük temelli düşünce tarihinin hem kavramsal hem de yaşamsal anlamda temelinin atıldığı topraklarda yaşadığımızı baz aldığımızda; bağlam olarak üç tarafı denizle çevrili demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak halen yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’nde; edebiyat veya felsefe yapmadan ve maddi amaç hedeflenmeden yol haritası belirleyen, disiplinler arası çok yönlülük; taa milattan önceye kadar baktığımızda Mezopotamya medeniyetlerinden Antik Yunan’a “yaşam – kültür – dil” -temsili olarak- var olanlarca değil; hayatta eserleriyle yaşayanlarla, yaşarken yaratanlarla (kadınlarla) hatıralarda yer edinirken dünyayı ve buradaki yaşamı övüp buradaki yaşamı yaşamaya dair çalışmalar nesillerce aktarılmaya devam ediyor; burada alçak hükümdarlar hüküm sürmeden, çoğumuz bir önceki hükümdarı hatırlamaz ama hepimiz kurucu ve yaratıcıları hatırlarız. Bu zamanda yaşayan herhangi bir ülkenin lideri ne dünyanın lideri ne de peygamber. Çünkü deyimlerimizin anlamına bakmak şart olduğunda; kimse kendi memleketinde peygamber olamaz lafı, yenilmiş yutulmuş zannedenlerce demokrasi ve birey olmakla doğal yollarla edinilen özgürlük, sadece halk şarkılarının, destan ve mitlerin değil konusu değil, Avrupai mitlerde Kral Arthur, Büyük İskender vb. yapıcılık ve yıkıcılık dengesini tutturan reel ve masalsı liderler anlatıldığı şekilde bizim ülkemizin kurucusu Atatürk’ün de yarattığı kültür kurumlarıyla ve kuramlarıyla yaşarken; belki bizim neslin; okuyan, okuduklarını bilen ve özümseyen bizi büyüten anne ve babamızın nesli; örf ve ananeleri aşina ve kültürel olarak hiçbir şartta teslim olmamayı, kadın erkek eşitliği dahil, seçme ve seçilme hakkı dahil, kültürel varlığını maddi ve manevi yönden hiçbir baskı ve tehdit alında kalmadan neslin sürdürülebilirliğini amaçlayan, doğruluğu dürüstlüğü milli antla okulda, okuldan önce evde, ve yaşamın kültürü, kültürün dilini konuşmaya başlamak adına doğru zamanlardayız diye düşünüyorum.
Çok yönlü, bazen bilinçdışı bazen de bilinçli; halk arasında çok bilinmeyen, kültürden bahsetmeye başlayacak olursam; önceki bahar yarıyılında yazıp yayınladığım Kültürel Dönüş yorumlamamdan; akan zamanda daha da detaylandıracağım şekilde açıklamaya şöyle başlamalıyım:
Şov yapanların maddi olarak kazandığı ne varsa, reel hayatta ezilenlerden ve sürdürülebilir bir şekilde şaklabanlık talep etmeyen halktan kazandığı varsayım değil kanıtlanması şart durumlar dahilinde ve zamanını bekleyen ve tarihte de “nerede ekonomi konuşulmuyorsa; orada kazananlar haklıdır” minvalinde bir söz edilecek şekilde; kültür amaçlı, sipariş amaçlı olmayan, biraz mutlu biraz umutlu biraz da yaşama şeklini “kültürsüzlüğe övgü” yapmayacak olana dair; kuramcı ve eleştirmen Erol Mutlu’nun öz-düşünümsellik tanımlamasını örnek verebilirim:
Televizyon, toplum ve kültür ilişkisini TV metinlerin düzeyinde yeniden düşünmek için uygun bir kavram da düşünümsellik kavramıdır. Düşünümsellik ya da öz-düşünümselliği; bir sistemin kendine gönderme yapabilme yeteneği olarak; dilin öz-düşünümselliğinin insanın diliyle, dil hakkında konuşacak şekilde mümkün olduğunu belirtir.
İnananlar ve inanmayanlar, reel olan ve reel olmayan, doğal olan ve yapay olana dair de kendim şunu ekleyebilirim. Eğer televizyon haberlerinde; ne Amerika ne de Ortadoğulu devletlerle müzakere yapmaya çalışmadan, ortama ve konuşulanlara hakim olmadan, anlamadan, anlaşmadan, bilmeden ve bilmekten yoksun halktan herhangi biriyken önüne konulan kağıt ve bu kağıt promptere dönüştükten sonra ne konuşsa daha da kötüye evrilen iç ve dış politikada itibarsızlaştırılan, halk doğal şartlarda yaşamamıza dahi özenebileceği zamanlardayken; 1000 odalı sarayda dönen entrikalarla, kirlilikle meşgul olmaz, tartışma programlarına konuk değil konu olur; kamuoyu oluşturup, kamuoyu belirlerdik.
Nispeten şimdiki zamanda, çok renklilik ve çok seslilik olarak da adlandırılabilecek şaklabanlık yapanların, itibarını kaybettiği, herkesin kendi seçimlerini yapabildiği eşini, okuduğu okulu, hayatını nasıl kazanacağını kendi seçtiği ve özünü yitirmeden kültür yıkıcılarına meydan okuyan doğal kültür kazanmaya başlar ve her türlü felakette, masum kalabalıkların ölmesine neden olanlarca bu kadar yıldır yönetilmeseydik; bu ülkenin savaşmadan kazanılamayacak olmadığını bilirdik ve 100 yıl öncesine bakabilseydik de; televizyonda yeteri kadar yer verilmeyen bilimsel ve kültürel her etkinlik halk adına ve halkla yaşanır; haberlerin ve altyazıların neredeyse hiç okunmadığı ve kimsenin başkalarının hayatını merakla beslenmediği bir dünya var olurdu çünkü; herkesin kendi hayatını, kendi ailesi, toplumsal sınıfı, değer denge ve özüne bağlılık belirlerken, bireylerin doğal köklerinden beslenen tek hücreli asalaklar bir anda kaybolur; masalar birleşir, adı sayıyla belirlenen ya da iki ucu boklu değnek politikacıların yönetimi tek çare olarak sunulmaz ve çocuklara Counter Strike’dan önce Communication Science, Harry Potter (Hayri Pıtır)’dan önce Hermenötik Partiler ve de renkle değil ekonomi-politik olarak değil, yeşil doğayı savunan yeşil partiler öğretilir; yaşarken yaşayanların yaşamasına dair, yaratırken yaratanların yaratmasına dair, seveni sevenler hakkında, sevmediğini de sevmeyenlere dair acele etmeden, her yeri boyamaktansa kim nasılsa öyle olduğunu varsayıp, kimsenin kahraman arayışında olmadığı bir sistem, ortaya konulur; doğal parklar ve bahçeler betona dönüşmediği zamanlarda sevdiğimle her yeni anda buluşabilirdim.
Şimdi, adamlığı kimi öldürdüğüne ve kaç kere öldürdüğüne bağlı olarak derecelendirildiğimiz bir çağda değiliz, belki de hiç olmadık. Eğer ki filozof olsaydım, ya da ünlü bir yazar, yazdıklarımı antik çağda ya da Viktoryen önemde parklarda oturan birilerini seyredip, her zaman aynı hareketlerde bulunuyorlarsa, onların rutinlerini bozmayı şöyle başarmayı denerdim.
Mesela; diyorsunuz ki, eskiden çift oldukları belli bir kadın bir erkek, mektuplaşmayı dahi bırakmışlar. Her zaman aynı bankta ama farklı saat dilimlerinde oturuyorlar. Önce birine fotoğraf veya foto-makale (photo-essay) bırakıp, diğerinin tepkisini seyrettikten hemen sonra da ona bakıp bozmadan birinci yanıtı ben hazırlardım. Sonra ürettiğim medya bir çifti birbirine kavuşturmuş ya da tamamen yollarını değiştirmelerine sebep olmuştur diyebiliriz.
Eğer medyada sağlam ve sağlıklı hikayecilik dahi, ölüm ve ölümü kutsayanların hizmetindeyse o zaman biz bu diyarda durmayalım ağalar, biz bu diyarda sizden önceden varsak ve sizden sonra da var olacak kuşaksak da eğer bir oturun, dinlenin.
Bir ülkenin kendi parası, toprak bütünlüğü, yasa ya da kuralları varsa orada varsayımsal olarak değil net olarak hakimiyeti vardır. Parası başka ülkelerde tanınmıyorsa hükmedenlerin hakimiyeti var mıdır? Yoktur. Toprakları yabancılara peşkeş çekiliyorsa orada var mıdır? Bence dememize lüzum yok, yoktur. Yasa ve kurallarımız da hiç kendine denk birini arayan sistemsel olarak suçluyu suçsuzlaştırma ve hukukçuları zengin etme politikasının bir parçasıysa e neden yıkılmıyor bu düzen?
Ben şöyle yorumluyorum:
Harry Potter filminde, Harry’nin Lord Voldemort’la arasındaki belli belirsiz bağlantının koptuğu noktada söylenen bir replikteki şekilde: “Bizde onlarda olmayan eşsiz duygular, samimi arkadaşlıklar, dostluklar var.”
Seyrettiklerimizi biz belirleme özgürlüğüne sahipken, ülkeden kaçanlar aklı başında, yöneten ağzı açık ayran delisi, laktik asit fermantasyonu yorgunu, ya yaştan ya da ayağına takılacak bir taş parçasından bu diyarlardan çoktan ayrılmalıyken, bilmem kaç kişilik koruma ordusuyla sokaklar ve köşe başlarına polisten başka hiçbir şey olamayacağını bir bakışta anlayabileceğimiz tiplerini emir eri ederken, kendi yapmadığı ve de katkıda bile bulunmadığı TOGG arabasıyla çıksın sokakta bir tur atsın, büyükşehirlerde yani en azından Başkent ve Izmir’le Istanbul dışında belediyesi yokken, arabasından çıktığı an kendinden utanç duyar mı bilemem ama varsayımsal olarak yazar kasa değil, insanların çalışırken uyanık kalma amacıyla her yerde yanına aldıkları ve kahvenin parasını bile hesap etmeden çıkamayacakları zamanlarda olduğumuzdan termos ya da termosifon atılabilir kafasına. Yav Kasımpaşa nere ki, Show Business orada cirit atıyor. Yav Rize ne ki, karafatmalar cirit atıyor. Ama bizde aydınlığı da karanlığı da eşit yansıtacak, elit hayat standartlarımız varken, siz zenginliği halktan esirgerken 1000 odalı sarayınız olsa n’olur olmasa n’olur?
Ha bu arada “Ebrar”, Kur’an’da bahsedilen adlardan biri ve mühim olanlarından. Niye belirttim çünkü son olarak, bir adam olarak ve doğal olarak kadınları seviyorum, kadınların hele de karakter sahibi ve hem yaşamı hem oyunu kendini bulmaya adamış bir voleybolcu kadın olarak Ebrar Karakurt, yaşça küçük kendi hemcinslerine hem uzun hem kuvvetli olmaya teşvik etmesi bakımından doğruluğu ve dürüstlüğüyle devam da etmeli ve edecektir başarılar kazandırmaya ve kazanmaya.

şampiyonluktan öte meseleler – alaylı Trabzonsporlular vs. mektepli Trabzonsporlular – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından için bir cevap yazın Cevabı iptal et