Takip edilmemenin takip edilmekten çok daha değerli ve özgün olduğu şimdiki zamanda ülkemizin renkli ve karakter yoksunu fenomenlerle uyutulduğu televizyon ekranlarıyla; telefon ekranında dâhi kendi hayatlarına, huzuruna değil, başkalarının hayatına odaklandığı böylesine bir zamanda, ben bireysel blog yazarken bile kimi zaman başlıkta kimi zaman içerikte hata yapıyorsam kendime değil direkt yazar ya da akademisyene saygımdan paylaşmıyorum. Ancak zaman damgası veya noter onaylı olmadan tamamlanmış saymayacağım bir tez çalışması sürecindeyken; akademik ve özel, akademik ya da özel, atıf ve alıntı kurallarına bağlıyken dâhi, ne CTRL-c, ne CTRL-v bilmeden, elimle emeğimle yazdığım ödevleri dahi yüksek lisansa kadar neredeyse hiç tam not alamadığım zamanlarda, notlandıran akademisyenlerin ayda bir araba değiştirebildiği dönemlerden yatay-dikey-çapraz tekelleşen bir medya sektöründe normal bir adam olarak prens olmadan kral, kadınlar açısından da prenses olmadan kraliçe olunmayacağı bilincindeyken, ne saray odalarında soytarı ne de arka bahçesinde fink atan kediciklere aldırmıyorum. iletişimi komünikasyon zannedip, eşik bekçilerini ve üç kuruşluk dava avukatlarını kaçak-saray ne kadar beslerse beslesin ne açık ne kapalı, muhalefet edemeyen baskın anaakım medya kanallarının da baskın ve tezlerini öğrencilerinden ya da meslektaşlarından (ç)aldıkları bilgilerle tamamlayan bir akademisyen olmayacağım. çünkü alt ya da üst demeden, mevki elde edebilme amacıyla konuşurken de iş bitirirken de savaşmayı bilene de bilmeyene de karşı onurlu bir savaş vermeye devam ediyorum.
1990 yılında yazılan ve Elif Özsayar’ın birinci baskısını dilimize çevirdiği kitap, yıllardır pek çok derse kaynak olarak kullanılmakta; sanat sinemasından ziyade tarihsel, politik, kült Amerikan filmlerine daha fazla ağırlık vererek değinen, Douglas Kellner ve Michael Ryan’ın Politik Kamera adlı kitabını bitirdiğimizde ülkemizin 70 ve 80’lerde ‘dizayn edilmeye başlanmış’ dönem filmleriyle Türk Sineması adına da düşündürücü noktaları da farkedebiliyoruz.
Semire Ruken Öztürk, Kültür ve İletişim dergisinde kaleme aldığı eleştiri yazısında[1], 70’lerdeki “politik sol” filmlerle, 80’lerdeki “kadın” filmlerinin Türkiye’de yaşayan “küçük ve sıradan” insanların gündelik hayatına, düşünce akışına nasıl bir etkide bulunduğunu ve ülkedeki karşılığını toplumsal ve siyasal olarak nasıl karşılık bulduğunu değerlendiriyor.
Politik Kamera adlı yapıt, 90’lı yıllar ve öncesindeki dönemin toplumsal, ekonomik ve politikalarıyla ABD tekelindeki “özgür(?)” Hollywood sinemasıyla “bağımsız(?)” desteklenmeyen ama yine de çekilebilen film yapımlarında, toplumsal yaşam temsilleri kodlanarak hegemonyadan dolayı hiçbir şekilde bağımsız ve özgür sayılamayan kültürel temsil arenasının bütün dünya sinemasına etkisini, Sinema Tarihi; Lumiere Kardeşler’in basit video çekimleriyle başlayan sinematik anlatılardan başlasa dahi, Avrupa’da Pathe vb. Amerika’da örnek verilmeye çalışılsa sayılamayacak kadar çok, şirket ve tekelleşme doğrultusunda, Politik Kameranın ve Politik Kameramanların proje ve çekimlerinin yayın ve yapım şartlarının aslında, her dönemin kendine ait, değişmeyen üst yapısı tarafından belirlendiği ve altyapının belirleyiciliğinin, yatay hiyerarşi düzeyinde kısmen, geleneksel değerlere başkaldıran toplumsal sınıflara üretme şansı tanıdığını, 10 bölüm başlığı altındaki karşılıklı etkileşimlerle; en basit okuma, değerlendirme ve anlamamızı sağlayan bir eser.
“Etkili. bir kültürel temsil politikası olmadan; yalnızca siyasal oluşumlarla ve ekonomik programlarla dünyayı değiştirmek olanaksızdır. Yazarlar solun, popüler kültüre duyduğu geleneksel güvensizliğin üstesinden gelinmesini gerektiğini öne sürerken en az politik görünen korku ve özlemleri bile politik anlamıyla okurlar ve bunu, yürürlükteki tahakküm sistemi içinde karşılanamayan arzular olarak yorumlarlar. Örneğin Spielberg filmlerinin büyük popülaritesi kamusal dünyadan karşılanamayan cemaat ve eş duyuma dönük güçlü arzu ve gereksinimlerin belirtisi olarak da okunabilir.” (s. 118)
“Yazarlar, ideolojiyi basit bir tahakküm aracı olarak ele almaktansa, bastırılmamaları halinde sistemi içten parçalayacak, alt-üst edecek güçlere bir tepki olarak kavramayı daha yararlı bulmaktadırlar.” (s. 119)
Düşünme yeteneğinin (veya “yeteneksizliğinin”) doğuştan geldiği veya “doğal” bir kökeni olduğu görüşü, gerçekte “zihni” veya “bağımsız düşünce” yeteneğini uyaran ve oluşturan gerçek koşulları (çok karmaşık ve bireysel olarak değişen) ve durumları düşünme tembeli eğitim bilimcilerden gizleyen bir örtüdür. Bu görüş, genelde bu koşulları anlayamayışımızı ve onları değerlendirip düzenleme çetin görevinden tembelce kaçışımızı gerekçelendirir. Suçu “doğaya” yükleyip vicdanımızı rahat tutar ve bilimsellik kisvemizi korumuş oluruz. (2020, s. 206)
Ne mutlu ki durum böyle değil. Düşünme yeteneği veya becerisinin bir “kurallar”, “formüller” ya da -günümüzde bazı kişilerin kullanmayı çokça sevdiği ifadeyle – “algoritmalar” toplamı biçiminde insanların beynine aşılanamayacağı doğrudur. Birileri onu makinaya dönüştürmek istese de insan yine de insandır. Bir kafatasına, yalnızca çok aptal bir mekanik zihni, bir matematikçinin değil bir kasiyerin zihnini “algoritmalar” biçiminde yerleştirebilirsiniz. (2020, s. 205)
Çoğu zaman – sanılandan çok daha sık – hele hele uygulamada, çok farklı iki şeyi karıştırırız: Düşünme yeteneğinin gelişmesi ve müfredatta belirtilmiş bilgilerin biçimsel edinimi. Her ne kadar biri öteki olmaksızın olanaksızsa da bu iki süreç hiç de kendiliğinden örtüşmez. “Her ne kadar bilgelik sevdalılarının çok bilmesi lazımsa da bilgi bolluğu zihni eğitmez.” İki bin yıldan uzun bir süre önce Efesli Herakleitos’un dile getirdiği bu sözler günümüzde de geçerliliğini koruyor. Gerçekten de bol bilgi, kendi başına zihni ya da düşünce yeteneğini veya becerisini geliştirmez. Zihin (düşünme becerisi, hüner veya basitçe yetenek), Tanrı vergisidir. Ve daha aydınlanmış bir dil kullanırsak, doğa vergisi veya kalıtımsaldır. Gerçekten de zihni, ince elenmiş ve sık dokunmuş bir kurallar veya işlemsel şemalar dizgesi, kısacası bir mantık biçiminde kişilere aşılamak olanaklı mı? Bunun olanaklı olmadığını kabul etmek zorundayız. (2020, s. 203-204)
Başvurduğum Kaynaklar
ILYENKOV, E. (2020). Idealin Diyalektiği, Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu. Istanbul: Yordam Kitap.
Öztürk, Semire Ruken. (tarih yok). Kitap Eleştirisi: Michael Ryan ve Douglas Kellner – Politik Kamera | Kültür ve İletişim Dergisi – Academia.edu. Academia.edu.tr: https://www.academia.edu/36537995/ adresinden alındı
Ryan, M., & Kellner, D. (1990). Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeoloji ve Politikası. Istanbul: Ayrıntı Yayınları.
[1] Öztürk, Semire Ruken. s.116-121. Kitap Eleştirisi: Michael Ryan-Douglas Kellner – Politik Kamera

takip edilme – edil(e)memeye dair – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından için bir cevap yazın Cevabı iptal et