21. yüzyılda ülkemizdeki yerli çocukların Radyo – Televizyon ve Sinema macerası masallarla mı büyüyor? hikâyelerle mi yoksa yabancı sermayeyle mi?
Onur Berkay SUİÇMEZ
06.02.2024 -Ankara
https://www.academia.edu/114551578
Sinematografı icat edenler Lumiere Kardeşler’dir. Ve sinematografın bulunduğu tarih 1895. Lumiere kardeşler; realizmin kurucusu sayılır. En basit teknikle kayda alınmış, gündelik yaşamdan videolar kaydedip halka açık alanda sergilemişlerdir. George Melies biçimciliğin kurucusudur. Sinematografı ilk defa bir hikâye anlatmak amacıyla kullanmıştır. David W. Griffith sinemanın dil bilgisi kurallarını oluşturmuştur. Rusya’da gerçekleşen Ekim devrimiyle birlikte sinemacılar, sinemayı 4. kez yeni bir boyutuyla keşfetmişlerdir ve sinema diliyle kavramlar üzerine söz söylenmeye başlanmıştır. Edebiyatta Stendhal, Balzac ve Zola’nın eserlerinde sinematografik bakış, kronolojik olarak sinematograf icat edilmeden önce bile vardır. Eisenstein’e kadar; sinema resmi ya da tiyatroyu taklit ediyordu. Eisenstein’sa filmin diline öncelik vermiş ve sinemanın, kurgu yoluyla bir kavramı ifade edebilmesine yol açmıştır. Sinema neyin anlatılacağını edebiyattan, nasıl anlatılacağını tiyatrodan almıştır. Sinemanın 5. kez yeniden keşfedilmesi İtalyan Yeni Gerçekçiliği’yle, 6.kez keşfiyse 1956-1959 yılları arasında çekilen Yedinci Mühür, Yaban Çilekleri, Hiroşima Sevgilim ve Serseri Aşıklar gibi daha önceki zaman filmlerine benzemeyen, o zaman için yeni ve sağlam bir kuramsal temele dayanan aynı zamanda farklı teknikler kullanılarak çekilmiş, şimdiki zamanda bile kült kalan filmlerle birlikte mümkün olmuştur. (Suiçmez. O. B., “Filmler ve Rüyalar Kitabına dair”. – Sinema Notları. 08.11.2023. Ankara. gündüzleri geceymiş gibi – yeşil dallarız dünya ağacından)
İnsanların iç dünyasındaki soyut çatışmalar sinemayla bağdaşmaz ve çoğunlukla bu yüzden, romanlar sinemaya uyarlanmaya müsait değildir. Vasat edebiyattan başyapıt filmler, başyapıt edebiyat eserlerinden vasat filmler ortaya çıkabiliyor. Olay ve olay örgüsüne dayanan romanlar sinemaya daha çok ve daha çabuk uyum sağlayabiliyor. Bir tiyatro ya da edebiyat eseri 3 yolla sinemaya dönüşebilir:
1 – Eseri, beyazperdeye eserin aslına sadık kalarak aktarmak (kesiştirme)
2 – Eserin özünü koruyacak bazı parçaları değiştirerek aktarmak (ödünç alma)
3 – Eserden ilham alıp, bambaşka bir eser ortaya çıkartma (dönüştürme)
Senaryodan öncesinde, taslak bir hikayemiz varsa elimizde; burada ortalama bir buçuk iki sayfa adı sinopsis diye adlandırılan ve birinci paragrafı olayların geçeceği zaman ve çevreyi betimleyen, ikinci paragrafında kişilerden bahsedilen, üçüncü paragrafındaysa hikâyenin geniş zaman kipiyle kısaca özetlenmesiyle sonraki adıma geçilecek başlangıç bölümü tamamlanır.
Görüntülerle değil sadece sözcükle anlatılacak şeyler vardır. Bir şeyi birden fazla sanat dalının olanaklarını kullanacak şekilde aktarabilmek sadece sinemaya özgüdür.
Teknik kodları, estetik kodları ve bunun yanında felsefi kodları filmin 3 temel boyutudur.
Sinema tarihinin en önemli kuramcılarından Rudolph Arnheim’in yaklaşım biçimlerine bakacak olursak:
- Üç boyutlu bir yüzey üzerinde, üç boyut etkisi üretilebildiğinde eser sanata yaklaşır.
- Derinlik
- Renklerin doğru kullanımı
- Zaman ve boşlukların devamlılığı.
- Çerçeveleme
- Öteki duyguların filmdeki devamlılığı
“Kendisini algılayan biri bulunduğu sürece, devingen bir çevredir dünyamız; bizim algıladığımız ya da tasarladığımız dünyadır, nesnel ve değişmez bir dünya değil: “belli bir anda, belli birinin dünyası olmayan dünya yoktur”. Bunun sonucu olarak, dünya konusunda her türlü bilginin en azından üç etkenin işlevi olduğu söylenebilir: dünyanın kendisi (uzam), onu ele alan özne (belli biri) ve her ikisinin de yer aldığı zaman (belli bir an). Bu üç öğeden birinde en ufak bir değişiklik oldu mu dünya aynı dünya değildir artık. İster bizi çevreleyen gerçek evren söz konusu olsun, ister betimlenmiş ya da düşlenmiş öyküsel bir evren, üç öğeden biri için doğru olan, öbür ikisi için de doğrudur: “yerlerin evrensel tarihe ya da bireyin özgeçmişine göre her zaman bir tarihselliği olduğundan, uzam içinde her yer değiştirme zamansal yapının yeniden düzenlenmesini gerektirecek”, aynı biçimde, zaman içinde her yer değiştirme de uzamsal ve bireysel yapıların yeniden düzenlenmesini zorunlu kılacaktır.”
Bu durumda, zaman – mekan ve insan, anlatının temelini, yani onu kendi içinde kavramamızı sağlayacaktır. Zaman – mekan – insanın her anlatıda sunuş biçimi ne olursa olsun; Göstergebilimsel Dörtgenle bildiğimiz Greimas’ın belirsizliğe ve söyleme öznel bir bakış açısı taşıyan öğeleri eleyecek şekilde tek tek düşünüldüğünde Göstergebilimsel Dörtgenin başında yer aldığı doğru. Bir anlamsal evren kurmak söz konusu olduğu zaman, Greimas’ın bu önerisinin büyük kolaylıklar sağladığı da doğru. Bütün doğruluğuna rağmen; anlamsal evreni barındıran söylem türünün özgül niteliklerini gözden gelinebilir şekilde bir anlatıyı, bir siyasal eleştiriyi hatta aynı yazarların ya da belirli bir dönemin birbirinden farklı yazarlarının eserleri bütünsel olarak hiçbir ayrım gözetmeksizin, aynı biçimde değerlendirilebiliniyor. Ayrıksı olanlar bir yana, anlatılar konusunda, göstergebilimsel araştırmaların, birbirlerini bütünleyeceği zaman dahilince, birbirlerinden uzaklaşarak ilerleyen iki ayrı yol üzerinde gelişmesinin biraz da bu kaçınılmaz sınırlamanın sonucu olduğu düşünülebilir. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, Vladimir Propp’un açtığı yolu izleyen ve daha çok biçimci bir nitelikte olan çözümleme biçimidir. Örneğin “anlatısal söylem çözümlemesi” bunlardan biridir.
“Doğrudan doğruya dilbilgisinden alınan bu yaklaşım biçiminin ne denli saymaca ve anlatıyı kavramada ne denli yetersiz olabilinirse anlam evreni kurulurken, daha çok niteliksel bildirilere dayanıldığı, içeriğin oluşmasında çoğu kez etkin bir işlevi bulunan anlatı biçiminin araştırma alanının dışında bırakıldığı göz önüne alınırsa, böyle bir yönelimin üstünlüğü kendiliğinden anlaşılır. Bu yaklaşım, gerektiği gibi uygulandığı zaman, her ikisi de ister istemez tümlükten yoksun bulunan iki yöntemi en etkin yanlarıyla, tamamlayıcılık bağıntıları içinde kullanıma sokarak onları aşar. Böylece yapısalcı bir gerekliği de yerine getirmiş olur. Çünkü, biliyoruz, biçim ile içerik arasında kurulmak istenen karşıtlık yapısalcılık için geçersizdir: biçim ile içerik “aynı türdendir, aynı çözümlemeyle incelenir. İçerik gerçekliğini yapısından alır, biçim dediğimiz şey ise içeriği oluşturan yersel yapıların daha geniş bir yapıya katılmasıdır.”
Bununla birlikte, ne kadar kolay bulunur olurlarsa olsunlar, ele alınan anlatının biçimi; zamanı, mekanı ve insanı eksiksiz bir biçimde yansıtmaları beklenemez. Anlatı Yerlemleri eserinde Tahsin Yücel de bunu şöyle açıklıyor (2019, s. 7-17):
Çünkü, “dünya konusundaki her bilginin süreklinin üzerine süreksizin yansıtılmasıyla başladığı doğruysa” araştırmalarımızın “hiçbir zaman nesnelerin kendilerine ulaşamaması” bir yana. hiçbir metin araştırması konusu üzerinde her şeyi söyleyebilecek, “metnin bütün yerdeşlikleri üzerinde aynı zamanda yer alan bütün anlam öğelerini” açıklayabilecek durumda değildir.
Bu durumda, bütün sorun anlatının eklemlenişine yön veren anlamlı bağıntıları elden geldiğince dizgesel ve ayrıntılı bir biçimde ortaya çıkarmak. Zaman, uzam ve kişi yerlemlerinin erdemi de bir anlatıda yer alabilecek bütün öğelerin bu yerlemlerle sıkı bir bağıntı içinde bulunması nedeniyle, bu amacı gerçekleştirmeye çok elverişli olması. Bugüne dek karşılaştığımız anlatı çözümlemelerinin belki de en tutarlı, en tam ve en ustalıklı olanının: Greimas’ın Maupassant’ının, kendi özgül yöntemi ne olursa olsun, öncelikle bu üç ulamın temellendirilmesiyle başlayıp eklemlenimlerinin değerlendirilmesiyle gelişmesi, yalnızca bu kesinlememiz için değil, bu kitapta birbirini bütünleyen altı araştırma boyunca sürdürmeye çalıştığımız yöntemsel tutum için de bir geçerlilik güvencesi sağlıyor. Ama söz konusu yerlemlerin burada ele alınan her yapıtı yapısının gün ışığına çıkarılabilecek bütün bağıntılarıyla kavramak için kullanılmadığını da belirtmek gerekir. Bu kitabın temel amacı, kuramsal açıdan bakılınca verimli olacağı sanısını uyandıran bir yöntemin olanaklarını denemek, her türlü anlatıyı yalnız genel çizgileriyle değil, en bireysel, en özgün nitelikleriyle de kavrayabilecek ölçüde kullanışlı bir yaklaşıma ulaşmak.
Ancak her şeye rağmen uygulanım sürecinde, somut ve tekil bir ayrıntı olduğunu, Albert Camus’nün yapıtı için geçerli olan bir yaklaşımın Balzac’ın yapıtı için; Balzac’ın yapıtı için geçerli olan bir yaklaşımın Camus ’nün yapıtı için farklı değerlendirmeler tabii tutulması şart olmalıdır. Sadece sonuçlardan söz edilebildiği ölçüde ve bir çözümden bir başka çözüme geçerken bir sorudan başka bir soruya geçtiğimizin farkında olarak, araştırmalarımızın değerinin yanıt aradıkları soruların ne kadar kapsamlı ve yaşadığımız toplumda ne kadar yanıtlanabilir olduğundan bağımsız, sorularımızın samimiyetine odaklanmalıyız diye düşünüyorum.
Kaynakça
YUCEL, T. (2019). Anlatı Yerlemleri: Kişi/Süre/Uzam. (H. TEZGOR, & K. ERDUR, Dü) Istanbul: Yapı Kredi Yayınları.
[1]Tahsin Yücel, Anlatı Yerlemleri eserine şöyle başlıyor (2019, s. 7-17):
[1] ben Hilal’le birlikteyken hazırladığım “Filmler ve Rüyalar” kitabına dair sinema notlarım – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından

“left me on the road” – “left me on the read” ve “kalp her zaman soldan atar” meselesi – gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından için bir cevap yazın Cevabı iptal et