ONUR BERKAY SUİÇMEZ
06 EKİM 2024 – ANKARA

Kavramsal olarak “megalomanlık”, “Megalopolis”, “zamanın ruhu ve ruhsuzluğu”na dair bir tartışmaya giriş yapmak, bir yandan modern dünyanın devasa kentleri ve onların yarattığı sosyal dinamikleri anlamaya çalışırken, diğer yandan bireyin bu karmaşık yapı içindeki rolünü ve özgürlüğünü sorgulamayı gerektirir. Bu bağlamda, toplumsal yapının hem yaratıcı hem de yıkıcı güçlerini incelemenin yanı sıra, bireyin bu güçler karşısındaki direncini ve özgünlüğünü değerlendirmek önemlidir.
Zamanın Ruh(suzluğ)una karşıt, “bağımsız amerikan filmi var, hem de vizyonda” diye önceden deseler “şaka mı?” derdim. Film öncesinde filme ufak bir hazırlık da yapmıştım[1]. Malum öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, bazı filmleri tek bir kere seyredip geçenlerin olduğu dünya’da bizler bazen aynı filmleri farklı zamanlarda farklı bakış açılarıyla seyredip yeniden değerlendirebiliyoruz.
Melies veya Griffith hangisinden ilham alındığını tam olarak hatırlamadığım hugo filmi varken, sinemayı çocuklara anlatan ilâhi ya da kapsayıcı bakışla değil, doğrudan çocuk bakışıyla aktaran başka nice film varsa bile hiçbir şekilde temelsiz, dayanaksız hikâyelerin zamanında veya sonrasında başarı kazanacağı ve/veya efsane olacağını düşünmeyecek kadar film seyrettim ve film okudum.
Coppola’nın bu filmi, sadece bir sinema eseri olmanın ötesinde, izleyiciye derin düşünceler sunan ve toplumsal değişimlere dair umut dolu bir mesaj veren bir başyapıttır. “Megalopolis”, sinemaseverler için hem görsel bir şölen hem de düşünsel bir yolculuk sunuyor.
Adı korkutucu gelebilir belki ama “Megalopolis” filmini duyurulduğundan çıkana kadar bekledim. Beklediğime de değsin diye hemen bilet alıp tüketmedim. Yaş günümden sonraki gün vizyona girdi bu film Amerika’yla aynı anda. Bütün AVM’lerde IMAX seçeneğiyle aynı sinema perdesinden farkı piksel ve çözünürlükle yansıtması benim adıma herhangi bir önem teşgil etmediğinden, anca bugüne müsait zaman ve para ayırıp bilet bulabildim. Bilet bulabildim’in iki şekilde kullanımı var. Ben ironik ve ikonik olanı tercih ediyorum. Çünkü amerikan sineması ironik ve ikonik olanın daha çok seyredilme olasılığını yedirebilse “joke”r yani “şakacı olan”ın komik bir tasviri olan Joker filminin ikincisini bu hafta vizyona sokmazdı. Filmi seyretmeden evvel: sinemanın tarihinde videoyu bulup bizlere kazandırdığı “Sinema”, Lumiere kardeşlerden sonra, sırasıyla Melies ve Griffith’in kurduğu ve Edison’la çalıştırdığı kameramanlar sayesinde Amerika ve Avrupa sonrasında da her ülkede kendi özgün sinemasını yaratma kabiliyeti olsa bile, olanakları Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yüzünden kesintiye uğradığından, Dünya’daki birkaç adı ve markası olan şirket yüzünden bağımsızlaşamayan sinema ve sinemacılar için Amerikan sinemasında The Godfather üçlemesi (ne kadar Amerikan, ne kadar İtalyan tartışılır.) kült ve özgün olduğu kadar devrimci de bir film bakışıdır yönetmeni Coppola’nın. Çünkü, zamane zamanda dahi böyle bir film üçlemesi, mafya ve aileler arası savaş hikâyeleri, tutar mı tutmaz mı diye denenen televizyon dizilerinden ibaretken başlangıcı hikâyeyi anlatış biçiminden, kuruluşuna, başlangıcı Francis Ford Coppola’nın auteur yazar yönetmen olmasına dayanır. Aksini beni ikna etmeye çabalayacak herhangi bir sinemasever de göremiyorum. The Godfather üçlemesinin sinemaya kazandırdıklarına dair uzmanları konuşsun diye kapsamı derinleştirmeliyim bu noktada. Ki, şöyle: benim okuduğum sinema, bu ülkedeki televizyonlarda seyrettiğiniz çoğu şeye benzemiyor. Francis Ford Coppola’nın son filmi Megalopolis filmi sisteme dair yapıcılığı ve yıkıcılığı ne kadar dengeli bir şekilde değerlendirirse değerlendirsin, yönetmen Coppola özellikle filmin başı ve sonundaki sahne-sekans-planlarda Dünya’nın artık imparatorluk ve imparatorların devrinin bitmesinden ve toplumun özgürleşmesinden başka bir şeye ihtiyacı olmadığını mı aktarmayı planlamıştır? Benim bu yazımda tartışmak istediğim mesele ve hedefim: 2013 Gezi Parkı direnişinden bu zamana Türkiye’deki eski okul tayfanın direniş kültürünü yitirip parti kültürü edinen bir gençlikten ibaret olmadığını partili olmadan ve parti peşinde zaman harcayanlara da acıyarak bakarak dışardan değerlendirmeye çalışacağım.
Hikâye anlatımında ustalığı ve sinema tarihine kazandırdığı klasiklerle tanınan Francis Ford Coppola, son filmi “Megalopolis” ile izleyiciyi bir kez daha büyülemeyi başardı. Bu film, sistemin yapıcılığı ve yıkıcılığı arasındaki dengeyi incelikle işlerken, aynı zamanda modern toplumun ihtiyaçlarına dair derin bir sorgulama sunuyor. Coppola, filmin başı ve sonundaki sahne-sekans-planlarla dünyaya güçlü bir mesaj veriyor: İmparatorluklar ve imparatorların devri sona erdi; toplumun özgürleşmeye ihtiyacı var.
“Megalopolis” filmi, anlatısının merkezine koyduğu sistem eleştirisiyle dikkat çekiyor. Coppola, bu sistemin hem yapıcı hem de yıkıcı yönlerini ustalıkla işliyor. Sistemin yapıcılığı, toplumsal düzeni sağlama, ekonomik kalkınma ve teknolojik ilerleme gibi olumlu yönler üzerinden sunuluyor. Ancak, bu yapıcılığın arkasında yatan yıkıcılık da gözden kaçmıyor. Yıkıcılık, bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, çevresel tahribat ve sosyal adaletsizlikler gibi konular üzerinden ele alınıyor.
Coppola, bu dengeyi kurarken izleyiciye sistemin karmaşıklığını ve çok katmanlı doğasını gösteriyor. Filmdeki karakterler üzerinden, bu yapıcılık ve yıkıcılığın bireylerin hayatlarına olan etkilerini derinlemesine inceliyor. Özellikle baş karakterin, sistemle olan mücadelesi ve bu mücadele sırasında yaşadığı içsel çatışmalar, filmin anlatısının merkezinde yer alıyor.
Filmin başı ve sonundaki sahne-sekans-planlar, Coppola’nın vermek istediği mesajın en yoğun olduğu bölümlerdir. Filmin başlangıcında, megalitik yapılar ve büyük şehir manzaralarıyla sistemin ihtişamı ve gücü vurgulanırken, aynı zamanda bu yapıların arkasındaki çürüme ve yozlaşma da gözler önüne seriliyor. Başlangıç sahnelerinde kullanılan geniş açı çekimler, izleyiciye bu ihtişamın geniş çapta bir yıkımın habercisi olduğunu hissettiriyor.
Filmin sonunda ise, bu devasa yapılar yıkılırken, insanların bu yıkımın ardından kendi yollarını bulma çabaları gözler önüne seriliyor. Coppola, bu sahnelerde özgürlüğün ve bireysel direnişin önemini vurgularken, izleyiciye umut dolu bir mesaj veriyor. Artık eski imparatorlukların ve imparatorların devri bitmiştir; yeni bir toplum düzeni kurulmalıdır.
Coppola, “Megalopolis” filmiyle modern toplumun ihtiyaçlarına dair derin bir sorgulama sunuyor. Toplumun özgürleşmesi, bireysel haklar ve sosyal adalet gibi konuları merkeze alarak, izleyiciye köklü değişimlerin gerekliliğini anlatıyor. Filmin karakterleri, bu değişimlerin gerekliliğini ve mevcut düzenin sürdürülemez olduğunu çeşitli diyaloglar ve eylemlerle dile getiriyor.
Filmin ilerleyen bölümlerinde, karakterlerin özgürlük ve adalet arayışları daha belirgin hale geliyor. Bu arayış, izleyiciye toplumun sadece maddi refahla değil, aynı zamanda manevi değerlerle de uyum içinde olması gerektiğini hatırlatıyor. Coppola, bu noktada bireysel direnişin ve kolektif mücadelenin önemini vurgularken, toplumsal değişimlerin ancak bu şekilde mümkün olabileceğini savunuyor.
“Megalopolis”, tematik derinliği ve güçlü anlatımıyla modern sinemanın önemli eserlerinden biri olarak öne çıkıyor. Francis Ford Coppola, bu filmle izleyiciye sistemin yapıcılığı ve yıkıcılığı arasındaki dengeyi ustalıkla sunarken, aynı zamanda modern toplumun özgürleşmesi ve adalet arayışına dair derin bir sorgulama yapıyor. Filmin başı ve sonundaki sahne-sekans-planlar, Coppola’nın vermek istediği mesajın en yoğun olduğu bölümlerdir ve izleyiciye güçlü bir şekilde aktarılıyor: İmparatorlukların ve imparatorların devri sona ermiştir; toplumun özgürleşmeye ihtiyacı vardır.
Taksim Gezi Parkı, İstanbul’un kalbinde yer alan nadir yeşil alanlardan biridir. 2013 yılında, Topçu Kışlası’nın yeniden inşası planları, Gezi Parkı’nın yıkımını gerektiriyordu. Ancak, bu planlar, geniş çaplı protestolara ve halkın güçlü direnişine yol açtı. Bu yazıda, Gezi Parkı’nın ve Topçu Kışlası’nın tarihi ve kültürel önemini, ayrıca halkın direnişinin neden haklı olduğunu da şöyle bakmak ve değerlendirmek gerekirse. Topçu Kışlası yapacağım Park’ınızı yıkayacağım diyen Rizeli İmam Hatip’in henüz Cumhurbaşkanı olmadan evvel bu millete karşı atamadığı bir kazık olarak tarihteki yerini koruyan direnişimizi biraz açalım: Topçu Kışlası, 1806 yılında Sultan III. Selim döneminde inşa edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma sürecinin bir parçası olarak inşa edilen bu kışla, askeri eğitim ve barınma amaçlı kullanılmıştır. 19. yüzyıl boyunca, Topçu Kışlası, Osmanlı ordusunun modernleşme çabalarının bir sembolü olarak görülmüştür. Ancak, 20. yüzyılın başlarında, kışla işlevselliğini yitirmiş ve 1940 yılında yıkılmıştır. Yıkılan kışlanın yerine, 1940’ların sonlarında Taksim Gezi Parkı kurulmuştur. Bu park, şehir merkezinde halka açık bir yeşil alan olarak büyük bir öneme sahiptir.
Gezi Parkı’ysa, İstanbul’da hızla kaybolan yeşil alanların korunması açısından büyük bir öneme sahiptir. Kentleşmenin hızla arttığı bir dönemde, Gezi Parkı, şehrin merkezinde nefes alınabilecek nadir yerlerden biridir. Ayrıca, park, çeşitli kültürel ve sosyal etkinliklere ev sahipliği yaparak, toplumsal bir buluşma noktası işlevi görmektedir.
2013 yılında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Topçu Kışlası’nı yeniden inşa etmeyi ve Gezi Parkı’nı bu projeye kurban etmeyi planladı. Bu planlar, halk arasında büyük bir tepkiyle karşılandı ve geniş çaplı protestolara yol açtı. Gezi Parkı direnişi, sadece bir yeşil alanın korunması mücadelesi değil, aynı zamanda ifade özgürlüğü, demokratik haklar ve sosyal adalet taleplerinin dile getirildiği bir hareket haline geldi. Protestolar sırasında, binlerce insan Gezi Parkı’nda toplandı ve barışçıl bir şekilde protesto etti. Polis müdahaleleri ve şiddet olaylarına rağmen, direnişçiler parkı korumak için kararlılıkla mücadele ettiler. Bu direniş, Türkiye’de ve dünyada büyük yankı uyandırdı ve hükümetin projeyi durdurmasına neden oldu. Gezi Parkı ve Topçu Kışlası, İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasının önemli parçalarıdır. Gezi Parkı’nın korunması, halkın çevresel ve demokratik haklarına sahip çıkmasının bir sembolü olmuştur. 2013 Gezi Parkı direnişi, toplumun geniş kesimlerinin bir araya gelerek, demokratik haklarını savunabileceğini ve şehirlerinin kaderine sahip çıkabileceğini göstermiştir. Bu direniş, yeniden yapılanan Türkiye’de yeniden yapılaşma sürecinde, halkın sesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Sonuç olarak yani film hakkında çok da spoiler vermeden bir paragrafla tasvir edip detaylanması şartsa eğer böyle bitirmeliyim ve değerli okuyucularıma iyi okumalar ve iyi akşamlar dilemeliyim. Ülkede manyak çok, özümüzü koruyup sağ ve sol omzumuzdaki melekleri üzmeyelim en azından Pandora açılana ya da hiç kimse başkalarının kıyameti olacak kadar yük olmayıncaya kadar birbirine ve kendine dikkat etsin.
Coppola, filmin son sahnelerinde eski düzenin yıkımının ardından yeni bir düzenin inşa edilmesi gerektiğini gösteriyor. Yıkım sahneleri, izleyiciye eski düzenin ne kadar kırılgan ve sürdürülemez olduğunu hatırlatırken, yeniden inşa sahneleri ise umut ve yenilik dolu bir geleceğin mümkün olduğunu gösteriyor. Karakterlerin bu süreçteki mücadeleleri, izleyiciye toplumsal değişimlerin zorluklarını ve bu zorlukların üstesinden gelmek için gereken kararlılığı anlatıyor.
[1] ‘Megalopolis’ review by Onur Berkay Suiçmez • Letterboxd
ABD’de Trump’ın 2. dönemi başlarken, RTE ve yandaşı teröristbaşı ölmeden evvelki şimdiki zaman Türkiye’sinde memleket her gün bataklığa sürüklenirken sen ne yapıyordun sorusuna erken yanıt – gündüzleri geceymiş için bir cevap yazın Cevabı iptal et