ONUR BERKAY SUİÇMEZ
27 NİSAN 2026 – ANKARA
Telefon mu daha önce bulundu? yoksa televizyon mu? bunu bilmiyorum. Ama, muhtemelen telefon, televizyona göre daha önce bulunmuştur. Çünkü, kronolojik olarak telefonun icadı 1876 yılına, Alexander Graham Bell’e dayanırken; televizyon ise 1920’li yıllarda geliştirilmiştir. Yani, “önce telefon mu bulundu yoksa televizyon mu?” sorusunun cevabı; önce telefon bulundu, olur.
Televizyonun yaygın bir medya aracı olarak kabul edilirken, telefonun yaygın olmayan bir medya aracı sayılması aslında önemli bir tutarsızlıktır. Çünkü telefon, bireyler arasında doğrudan iletişim kurmayı mümkün kılan ve neredeyse her eve girmiş bir teknolojidir; bu yönüyle toplumsal etki alanı oldukça geniştir. Öte yandan televizyon ise daha çok tek yönlü, izleyicinin pasif kaldığı bir iletişim biçimi sunar. Dolayısıyla, telefonun bire bir iletişimi kolaylaştırması ve kitlelere ulaşabilmesi, onu en az televizyon kadar yaygın ve etkili bir medya aracı yapar. Kültürel olarak televizyonun toplumsal etkinliklerin ve ortak izleme alışkanlıklarının bir parçası olması, onu daha görünür kılsa da telefonun hayatımızdaki yeri ve işlevi göz ardı edilemez. Bu nedenle, telefonun yaygın olmayan bir medya aracı olarak değerlendirilmesi, gerçek kullanım alışkanlıkları ve toplumsal etkiler göz önüne alındığında çelişkili bir yaklaşımdır.
Televizyonda oynayan oyuncuların yüksek maaşlar almasının nedeni, onların bulunduğu veya ürettikleri içeriklerin milyonlarca kişiye ulaşması ve bu içeriklerin reklam gelirleriyle desteklenmesidir. Herkesin elinde telefon olmasına rağmen, insanlar çoğunlukla pasif bir şekilde başkalarının hayatlarını izlemeyi tercih ediyorlar; çünkü ekran başında olmak, kendi hayatından içerik üretmekten daha az çaba gerektiriyor ve toplumsal olarak daha yaygın bir alışkanlık haline gelmiş durumda.
Kendi hayatından içerik üretmek ise hem zaman hem de yaratıcılık gerektiren bir süreçtir. Ayrıca, izleyici olmanın getirdiği sosyal kabul ve aidiyet duygusu, başkalarının hikayelerine ortak olmayı kolaylaştırıyor. Bu durum, Türk toplumunda sıklıkla kullanılan “herkesin yaptığı gibi yapmak” deyimiyle de açıklanabilir; çoğunluğun tercih ettiği davranış biçimi, bireysel üretimden daha cazip hale gelmektedir.
Tekil hayatlar, kalabalıkların hayatına oranla daha az çekici görünür çünkü toplumda kabul görmek ve ait olmak, bireyselliğin önüne geçebiliyor. İnsanlar çoğunlukla, başkalarının onayladığı yaşam biçimlerini ve başarıları örnek alarak kendilerini daha güvende hissediyorlar. Ünlülerin ve toplumun önünde yer alan kişilerin hayatlarını canlandırmak, bireysel farklılıklardan kaçmayı ve sosyal onay arayışını kolaylaştırıyor. Bu durum, “komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” atasözüyle de özetlenebilir; başkalarının yaşantıları dışarıdan daha cazip ve değerli algılanırken, kendi hayatını özgün biçimde yaşamak cesaret ve özgüven gerektiriyor.
Yani, herkesin ünlü olup başkalarını canlandırmaya çabalamasının temelinde, sosyal medyanın ve toplumsal normların oluşturduğu görünürlük ve kabul arayışı yatıyor. Kendi olmanın, kendine özgü bir hayat sürmenin ise toplumsal baskılar ve kalıplaşmış başarı kriterleri nedeniyle gölgede kalması, bireyleri kalabalıkların izinden gitmeye yönlendiriyor.
Sonuç olarak, bireyin kendi hayatını özgün bir biçimde yaşaması ve sosyal medyanın veya toplumsal normların dayattığı kalıpların dışına çıkabilmesi, günümüzde her zamankinden daha fazla cesaret gerektiriyor. Herkesin seyrettiği bir dünyada, kendini seyredilen değil, yaşayan biri olarak konumlandırmak hem kişisel tatmin hem de gerçek anlamda bir toplumsal dönüşüm için önem arz ediyor. Unutulmamalıdır ki, “herkes aynı gemide” deyimi, toplumsal aidiyetin gücünü gösterse de o gemide kaptan olabilmek için kendi rotasını çizebilmek gerekir. Sosyal medyanın ve dijital dünyanın sunduğu görünürlük fırsatları arasında kaybolmadan, kendi hayatımıza sahip çıkmak ve bireysel değerlerimizi ön planda tutmak; bizi kalabalıkların arasında kaybolmaktan koruyacak en önemli pusuladır.

Yorum bırakın