yaşasın tam bağımsız ruh hastaları ve kahrolsun sevgisiz bırakılmış toplum ile toplumu sevgisiz bırakanlar


Onur Berkay SUİÇMEZ

14 Ağustos 2026 – Trabzon


Ben yukarıdan bakarken bazı kalabalıkların içinde bir sessizlik dolaşıyor. Kahveler içiliyor, yollar aşınıyor, telefonlar ışıldıyor, kapılar açılıp kapanıyor. Hareket çok, telaş çok, ses çok. Fakat bütün bu devinen görüntünün ortasında görünmeyen bir eksiklik geziniyor. Adını koymaya çalışanlar çıkıyor. Kimi başka sözcükler deniyor. Kimi sayılarla açıklamaya çalışıyor. Kimi yeni kurallar öneriyor. Sonunda dönüp aynı yere varılıyor:

“Bir şey eksik.” Peki, nedir o eksik olan?

Bir ekmek kadar somut olmayan, bir bulut kadar dağınık görünmeyen, elle tutulmayan ama yokluğu hemen hissedilen şey. “Sevgi.” Peki sevgi nerede kayboluyor? Bir çekmecenin arkasına mı düşüyor? Yanlış trene mi biniyor? Adres karışıklığından dolayı başka mahalleye mi taşınıyor? Cevap; bunların hiçbiri.

Belki de insanlar onu sürekli daha sonra ilgilenilecek işler listesine bırakıyor. Daha sonra konuşulacak. Daha sonra gösterilecek. Daha sonra paylaşılacak. Daha sonra hatırlanacak. O daha sonra gelirken yıllar geçiyor. Yıllar geçerken yüzler değişiyor. Yüzler değişirken kalpler yoruluyor. Kalpler yorulurken şehirler büyüyor. Şehirler büyürken insanlar birbirine küçücük kalıyor. Bu sırada dünyanın çeşitli köşelerinde bazı tuhaf ruhlar dolaşıyor. Kimi bir serçenin yürüyüşünü dakikalarca izliyor. Kimi yağmur damlalarına karakter özellikleri dağıtıyor. Kimi penceresinden görünen ağaca günlük hayatta kullanılmayan kadar çok ilgi gösteriyor. Kimi sokakta karşılaştığı kediyi görgü kuralları içinde selamlıyor. Bunlara bazen ne deniyor? Ruh hastası. Peki ruh hastası kim? Bir bulutta ejderha gören mi? Bir çiçeğin açılışını tören gibi karşılayan mı? Yoksa bütün bunları görmemek için büyük bir çaba harcayan mı?

Soruyu soranla sorunun yönü yer değiştiriyor. O garip insanlar dünyanın üzerinde küçük açıklıklar açıyor. Sıradanlığın sıkı düğümlerini biraz gevşetiyor. Herkesin acele ettiği yerde oyalanıyorlar. Herkesin hesap yaptığı yerde hayret ediyorlar. Herkesin anlamaya çalıştığı yerde bazen yalnızca bakıyorlar. Ne arıyorlar? Belki hiçbir şey. Belki de tam olarak bunu. Çünkü her arayışın sonunda bulunacak bir nesne gerekmiyor. Bazı bakışlar yalnızca bakmak için var. Bazı gülüşler yalnızca yayılmak için. Bazı insanlar yalnızca dünyanın fazla sertleşmesini önlemek için.

O sırada başka bir soru beliriyor. Bir toplum nasıl sevgisiz kalıyor? Tek bir günde mi?Tek bir kararla mı? Tek bir olayla mı? Buna benzeyen bir yanıta doğrudan bir yol görünmüyor. Daha çok küçük ihmallerin uzun yürüyüşüne benziyor. Dinlenmeyen bir cümle. Ertelenen bir sarılma. Karşılıksız bırakılan bir içtenlik. Alaya alınan bir hassasiyet. Unutulan bir teşekkür. Görmezden gelinen bir yalnızlık. Bunlar birikiyor. Sonra bir sabah insanlar birbirine bakıyor. Aralarında bir mesafe duruyor. O mesafenin nasıl oluştuğunu kimse tam hatırlamıyor. Bu noktada yukarıdan başka bir manzara beliriyor.

Sevgisiz bırakılmış bir toplum. İçinde insanlar bulunan ama temasın azaldığı bir yer. Kelime bulunan ama anlamın seyrekleştiği bir yer. Kalabalık bulunan ama yakınlığın eksikleştiği bir yer.

Daha sonra başka bir soru geliyor. Bu tabloyu kim hazırlıyor? Bir grup gizli yönetici mi? Karanlık bir kurul mu? Geceleri çalışan bir mutsuzluk fabrikası mı? Bunlar eğlenceli ihtimaller gibi duruyor. Fakat görünen şey daha sıradan. Sevgiyi önemsiz görenler. Şefkati erteleyenler. Merhameti gereksiz ayrıntı sayanlar.İnsanı rakamlardan ibaret okuyanlar. Kalbi yalnızca biyolojik bir ayrıntı gibi ele alanlar.

Bu yüzden aklıma hep aynı ifade geliyor. Kahrolsun sevgisiz bırakılmış toplum ve toplumu sevgisiz bırakanlar. Bu söz bir hüküm gibi değil, bir iç çekiş gibi dolaşıyor. Kaybolan bir şeyi arayan ses gibi. Tam o sırada o bağımsız ruhlar yeniden ortaya çıkıyor. Bir duvarın deseninde harita bulanlar. Güneş ışığını fazla ciddiye alanlar. Bir çocuk sorusunu evren meselesi gibi karşılayanlar. Kahkahalarını ölçü birimleriyle düzenlemeyenler. Günlük hayatın içine beklenmedik pencereler açanlar.

Onlar neyin peşinde? Belki sıcaklığın. Belki yakınlığın. Belki unutulmuş bir insanlık dilinin. Belki yalnızca sevginin.

Son soru sessizce beliriyor. Dünya biraz daha yaşanır hale nasıl geliyor? Çok büyük projelerle mi? Dev tabelalarla mı? Uzun nutuklarla mı? Bazen bunların hiçbiriyle. Bazen bir dinleyişle.Bazen bir tebessümle. Bazen bir anlayış kırıntısıyla. Bazen de herkes aynı yöne yürürken başka bir tarafa bakabilen o tam bağımsız ruh hastalarının varlığıyla. Onlar kalabalığın içinde dolaşırken dünya biraz daha renkli görünüyor. İnsanlar birbirine yaklaşırken eksik duran şey biraz daha görünür hale geliyor. Sevginin kaybolmadığı, yalnızca hatırlanmayı beklediği hissi usulca ortalıkta dolaşıyor. Bu his dolaştıkça, yukarıdan veya aşağıdan bakıldığında yeryüzü biraz daha anlaşılır bir hikâyeye benziyor.


gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın

gündüzleri geceymiş gibi ● yeşil dallarız dünya ağacından sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin